Donald Trump, sosyal medya üzerinden Fed Başkanı Jerome Powell’a açık bir meydan okuma yöneltti: Faiz oranlarını bir sonraki toplantıyı beklemeden, hemen indirmesi gerektiğini ilan etti. Powell’a “Çok Geç” lakabını takan Trump’ın bu çıkışı, bir tweet’in çok ötesinde anlam taşıyor. Bu, dünyanın en güçlü ekonomisinin para politikasını kimin yöneteceğine dair derin bir gerilimin yeniden alevlenmesidir.
Fed, Ocak ayı sonunda gerçekleştirdiği FOMC toplantısında faizi yüzde 3,5-3,75 bandında sabit tutmuştu. Piyasalar bu kararı bekliyordu; zira enflasyonla mücadele henüz tam anlamıyla kazanılmış değil. Bir sonraki toplantı ise 17-18 Mart’a planlanmış durumda. Trump ise bu takvimi yok saymakta, aciliyet yaratmaya çalışmaktadır.
Peki Trump neden bu kadar ısrarcı? Cevap hem ekonomik hem de siyasi. Düşük faiz ortamı büyümeyi besler, tüketimi artırır, borçlanmayı ucuzlaştırır. Trump yönetimi gümrük tarifeleriyle sarsılan ekonomik dengeleri ucuz para politikasıyla dengelemeye çalışıyor olabilir. Öte yandan yüksek faiz, ABD’nin devasa bütçe açıklarını finanse etmeyi giderek daha maliyetli hale getiriyor. 2025 itibarıyla ABD federal borcunun faiz ödemeleri, savunma bütçesini geçmiş durumda; bu tablo her yönetim için ciddi bir baskı unsuru.
Ancak meselenin özü daha yapısal bir soruya dayanıyor: Merkez bankası bağımsızlığı ne anlama geliyor? Fed, 1913’ten bu yana yürütme organından bağımsız hareket etmek üzere tasarlanmıştır. Bu mimari, kısa vadeli siyasi baskıların para politikasını deforme etmesini önlemek amacıyla kurulmuştur. Trump’ın ilk döneminde de Powell’la yaşadığı gerilim, şimdi ikinci dönemde çok daha yüksek bir sesle devam ediyor. Cumhurbaşkanının merkez bankası başkanını kamuoyu önünde hedef alması, kurumsal güvene ve dolar kredibilitesine doğrudan zarar verebilir.
Powell ise tutumunu korumaktadır. Fed’in karar alma süreci verilere dayanır: enflasyon göstergeleri, istihdam rakamları, küresel konjonktür. Tek bir sosyal medya paylaşımı, onlarca ekonomistin analiz ettiği verilerin yerini alamaz. Nitekim Powell, daha önce de benzer baskılara boyun eğmemiş; bu tutumu hem uluslararası piyasalarda hem de ekonomi çevrelerinde saygınlığını pekiştirmiştir.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, siyasi baskı altında faiz indiren merkez bankalarının hikâyeleri genellikle acı sonuçlarla noktalanmıştır. 1970’lerin stagflasyon krizinde Amerikan para otoritelerinin siyasi baskılara yenik düşmesi, sonunda Paul Volcker’ın tarihe geçen sert faiz artışlarını zorunlu kılmıştı. Kolay para, kolay sonuç doğurmaz.
Trump’ın bu hamlesi piyasalarda da yankı bulacaktır. Dolar endeksi, Fed bağımsızlığına ilişkin her belirsizlikte sarsılma eğilimi gösterir. Uluslararası yatırımcılar için merkez bankasının özerkliği, bir ülkenin makroekonomik güvenilirliğinin sigortasıdır. Bu sigortanın aşınması, salt faiz kararlarının çok ötesinde bir güven krizine kapı aralayabilir.
Sonuç olarak Trump-Powell gerilimi, yalnızca iki ismin kapışması değildir. Bu, demokratik sistemlerde kurumsal denge ve denetim mekanizmalarının ne kadar sağlam olduğunun bir testidir. Fed’in 17-18 Mart toplantısında alacağı karar, hem ekonomik hem de siyasi bir mesaj niteliği taşıyacak. Piyasalar sadece faiz değil, bağımsızlığın faturasını da ölçecek.











