Piyasalar Şimdi Warsh’ın Mesajlarına Odaklandı
ABD Merkez Bankası (Fed), 15-16 Eylül 2026 tarihlerinde gerçekleştirdiği Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısında piyasaların büyük ölçüde beklediği adımı attı ve politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75-4,00 aralığına yükseltti. Böylece Fed, Temmuz 2023’ten bu yana ilk kez faiz artırmış oldu. Kararın kendisinden ziyade bundan sonraki döneme ilişkin verilecek mesajlar, küresel piyasaların yönü açısından daha belirleyici hale geldi.
Fed’in faiz artışı aslında piyasa açısından büyük bir sürpriz değildi. Son dönemde ABD’de enflasyonun yeterince hızlı gerilememesi, enerji fiyatlarının yüksek seyretmesi ve ekonomik aktivitenin dirençli kalması, merkez bankasının daha sıkı bir para politikasına yönelme ihtimalini artırmıştı. Nitekim Reuters’ın toplantı öncesindeki anketinde ekonomistlerin yüzde 85’i 25 baz puanlık artış bekliyordu. Faiz vadeli işlemleri de toplantı öncesinde artış ihtimalinin oldukça yüksek olduğuna işaret ediyordu.
Buradaki asıl önemli nokta, Fed’in yalnızca faiz artırması değil, bu artışın hangi ekonomik koşullarda gerçekleştiği. Merkez bankası bir taraftan enflasyonun yüzde 2 hedefine doğru ilerlemesini istiyor, diğer taraftan ekonomik aktivitenin ve istihdamın faiz artışını kaldırabilecek kadar güçlü olduğu bir tabloyla karşı karşıya bulunuyor. Buna enerji fiyatlarındaki yükseliş ve küresel ticaret politikalarının fiyatlar üzerindeki etkileri de ekleniyor. Reuters, enflasyonist baskıların enerji şokları, tarifelerin etkileri ve güçlü yatırımlarla bağlantılı olarak devam ettiğine dikkat çekiyor.
Fed Başkanı Kevin Warsh’ın toplantı sonrasındaki mesajları bu nedenle faiz kararının kendisinden daha önemli hale geldi. Warsh, basın toplantısında enflasyonun hâlâ yüksek ve kalıcı olduğunu, yaz aylarında açıklanan verilerin temel enflasyon eğiliminde anlamlı bir iyileşme göstermediğini belirtti. Bu açıklamalar, Fed’in önümüzdeki dönemde faiz indiriminden ziyade enflasyonla mücadeleyi önceliklendirmeye devam edeceğine işaret ediyor.
Yeni ekonomik projeksiyonlar da piyasanın dikkatini çekti. Fed yetkililerinin büyük bölümü yıl sonuna kadar en az bir faiz artışı daha öngörürken, politika faizinin yıl sonunda yüzde 4,00-4,25 aralığına çıkabileceğine ilişkin beklenti oluştu. Bu durum, eylül ayındaki 25 baz puanlık artışın tek seferlik bir hamle olmayabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte gelecekteki adımların enflasyon, istihdam, büyüme ve enerji fiyatları başta olmak üzere gelecek veriler tarafından belirleneceği unutulmamalı.
Piyasalar açısından bakıldığında faiz artışının kendisi büyük ölçüde fiyatlandığı için ilk tepkinin sınırlı kalması şaşırtıcı değil. Dolar endeksi güçlenirken ABD tahvil getirilerinde yükseliş eğilimi görüldü ve hisse senedi piyasalarında dalgalanma arttı. Reuters’ın piyasa değerlendirmesine göre özellikle 2 yıllık ABD tahvil getirisi, gelecekteki para politikasına ilişkin beklentiler nedeniyle yükseldi.
Burada özellikle ABD’nin uzun vadeli tahvil faizlerine dikkat etmek gerekiyor. Fed’in politika faizini artırması kısa vadeli faizleri doğrudan etkilerken, 10 yıllık tahvil faizi yalnızca Fed kararına değil, enflasyon beklentilerine, büyümeye, kamu borçlanmasına ve uzun vadeli risk primine de bakıyor. Fed’in 15 Eylül itibarıyla açıkladığı verilerde 10 yıllık Hazine tahvilinin getirisi yüzde 4,97 seviyesindeydi. Bu seviyeler, küresel finansal koşulların hâlâ sıkı olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle Fed kararı yalnızca ABD piyasalarını ilgilendiren bir gelişme değil. Doların güçlenmesi, ABD tahvil getirilerinin yüksek kalması ve faizlerin daha uzun süre yüksek seyretmesi gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarını da etkileyebilir. Özellikle yüksek dış finansman ihtiyacı bulunan ekonomiler açısından küresel likidite koşullarının sıkılaşması, para birimleri ve tahvil piyasaları üzerinde baskı oluşturabilir.
Altın açısından ise tablo biraz daha karmaşık. Normal şartlarda faizlerin yükselmesi ve doların güçlenmesi altın üzerinde baskı oluşturabilir. Ancak mevcut ortamda jeopolitik riskler, enerji fiyatlarındaki oynaklık ve merkez bankalarının rezerv çeşitlendirmesi gibi unsurlar da altının fiyatlamasında etkili oluyor. Dolayısıyla altın için yalnızca Fed’in faiz kararına bakmak yeterli olmayacak; reel faizler, doların seyri, enflasyon beklentileri ve jeopolitik gelişmeler birlikte izlenmeli.
Hisse senetleri tarafında da benzer bir ayrım yapmak gerekiyor. Yüksek faiz, şirketlerin finansman maliyetlerini artırırken gelecekteki kârların bugünkü değerini aşağı çekebiliyor. Özellikle yüksek borçluluğa ve yüksek değerleme çarpanlarına sahip şirketler açısından bu ortam daha önemli hale geliyor. Buna karşılık güçlü nakit akışı yaratan, borçluluğu daha düşük ve fiyatlama gücü yüksek şirketler faiz baskısını daha kolay absorbe edebilir. Bu nedenle küresel piyasada “faiz arttı, bütün hisseler düşer” şeklinde tek yönlü bir değerlendirme yapmak yerine şirket bazında bilanço ve değerleme farklarına bakmak gerekiyor.
Türkiye açısından bakıldığında ise Fed’in yeni faiz patikası ayrıca önem taşıyor. Küresel dolar likiditesinin sıkılaşması ve ABD tahvil getirilerinin yüksek kalması, gelişmekte olan ülke varlıklarının cazibesini etkileyebilir. Buna karşılık Türkiye’de yabancı yatırımcının tahvil ve hisse senedi pozisyonları, TL’nin seyri, TCMB’nin faiz politikası ve enflasyon görünümü kendi dinamikleriyle birlikte değerlendirilmek zorunda.
Özellikle Fed’in faiz artış döngüsünün devam edip etmeyeceği, Türkiye açısından dolar/TL, tahvil faizleri ve BIST üzerinde dolaylı fakat önemli sonuçlar yaratabilir. Fed’in yıl sonuna kadar bir faiz artışı daha sinyali vermesi, küresel faizlerin hızlı şekilde aşağı gelmesi beklentisini zayıflatırken gelişmekte olan piyasalarda seçici olmanın önemini artırabilir.
Sonuç olarak 25 baz puanlık artışın kendisi artık geride kaldı. Piyasanın önündeki asıl soru Fed’in yüzde 3,75-4,00 aralığında ne kadar kalacağı ve bundan sonra kaç kez daha faiz artıracağı. Warsh’ın enflasyonun hâlâ yeterince gerilemediğine ilişkin mesajları, Fed’in kısa vadede gevşeme yerine sıkı para politikasını korumaya hazır olduğunu gösteriyor. Bundan sonraki süreçte enflasyon verileri, istihdam rakamları, enerji fiyatları ve tahvil piyasasındaki hareketler Fed’in kararlarını belirleyecek.
Dolayısıyla küresel piyasalar için yeni dönem yalnızca “Fed faiz artırdı” başlığından ibaret değil. Asıl fiyatlama, bu artışın bir son hamle mi yoksa yeni bir sıkılaşma döneminin başlangıcı mı olduğuna ilişkin beklentiler üzerinden gerçekleşecek. Bu nedenle önümüzdeki haftalarda özellikle ABD enflasyon verileri ile istihdam göstergeleri, dolar ve tahvil faizleri üzerinden küresel piyasaların yönünü belirleyen temel göstergeler arasında yer almaya devam edecek.










