Küresel piyasalar yeni haftaya oldukça karmaşık bir tabloyla başlıyor. Bir yanda Körfez’de giderek derinleşen jeopolitik gerilim, diğer yanda enerji fiyatlarında yaşanan sert yükseliş ve bunun küresel enflasyon üzerindeki olası etkileri bulunuyor. Buna ABD’de beklentilerin üzerinde gelen çekirdek enflasyon verisi ile bu hafta yapılacak FED ve Japonya Merkez Bankası toplantıları eklendiğinde, yatırımcıların risk alma konusunda neden daha temkinli davrandığını anlamak zor değil.
ABD’nin Körfez’deki çıkmazdan henüz net bir çıkış yolu bulamaması, uygulanan ekonomik ve siyasi baskıların beklenmedik yan etkiler üretmesine neden oluyor. İran’a yönelik ekonomik abluka ve izolasyon politikalarının enerji piyasasında yeni sorunları tetiklemesi, Washington açısından önemli bir çelişki yaratıyor. Bir ülkeyi ekonomik olarak sıkıştırmaya yönelik her adımın küresel enerji arzında yeni bir risk oluşturması, alınan önlemlerin ABD ekonomisine de maliyet olarak dönmesine yol açıyor.
Askeri hareketliliğin de devreye girdiği bu süreçte Yemen coğrafyasındaki gelişmeler, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki riskler küresel enerji taşımacılığını doğrudan etkiliyor. Suudi Arabistan’ın alternatif petrol taşıma hatlarının mevcut koşullarda beklenen ölçüde devreye girememesi de arz güvenliği konusundaki endişeleri artırıyor. Buna Rusya’daki petrol rafinaj tesislerinin saldırı altında bulunması eklendiğinde, petrol piyasasında aynı anda birden fazla arz riski ortaya çıkıyor.
Bu gelişmelerin en somut sonucu petrol fiyatlarında görülüyor. Petrol ağustos ayına 82 dolar civarında başlamış, ay içinde 102 doları görmüş ve yaklaşık 90 dolar seviyesinde tamamlamıştı. Eylül ayına 91 dolar civarında başlayan fiyatların bu sabah Brent petrolde 108 dolar seviyesine ulaşması, enerji piyasasında yaşanan değişimin ne kadar hızlı olduğunu gösteriyor.
Petrol fiyatlarındaki bu yükseliş yalnızca enerji şirketleri veya petrol ithalatçısı ülkeler açısından önemli değil. Asıl kritik mesele, yüksek enerji maliyetlerinin yeniden küresel enflasyonu besleme ihtimali. Son dönemde enflasyonla mücadelede belirli bir mesafe alan merkez bankaları açısından petrol kaynaklı yeni bir maliyet şoku, para politikası hesaplarını tamamen değiştirebilir.
ABD’de ağustos ayı çekirdek TÜFE verisinin tahminlerin üzerinde gelmesi de bu nedenle piyasalarda dikkatle karşılandı. Çekirdek enflasyondaki yükseliş, fiyat baskılarının yalnızca geçici enerji hareketlerinden ibaret olmadığını, arz ve maliyet sorunlarının daha geniş bir fiyatlama davranışına dönüşebileceğini gösteriyor. Enerji fiyatlarındaki yükselişin devam etmesi halinde önümüzdeki dönemde manşet enflasyon üzerinde daha güçlü baskılar görülmesi sürpriz olmayacak.
Bu tablo FED açısından oldukça zor bir dönem anlamına geliyor. Birkaç ay önce faiz indirimlerine daha yakın bir politika yaklaşımı beklenirken, bugün petrol, maliyetler ve enflasyon verileri merkez bankasını çok farklı bir noktaya taşıyor. Kevin Warsh’ın göreve başlamadan önce faiz indirimlerinden yana verdiği mesajlar ile mevcut ekonomik koşullar arasında ciddi bir farklılık oluşmuş durumda.
Piyasalarda faiz artışı ihtimalinin yüzde 87 seviyesine ulaşması, yatırımcıların FED’in enflasyon riskini artık daha ciddi gördüğünü ortaya koyuyor. Çarşamba akşamı yapılacak FED toplantısında yalnızca faiz kararı değil, Warsh’ın kullanacağı dil ve yapacağı sözlü yönlendirme de piyasaların açısından belirleyici olacak. FED’in ne kadar şahin bir duruş sergileyeceği, tahvil faizlerinden dolara, altından hisse senetlerine kadar geniş bir fiyatlama zincirini etkileyebilir.
Siyasi tarafta ise FED’in bağımsızlığı yeniden tartışma konusu olmaya devam ediyor. Beyaz Saray ekonomi direktörü Kevin Hassett’in Trump’ın hâlâ faizlerin düşmesini istediğini belirtmesi, buna karşılık olası bir faiz artışının Başkan’ın memnun olmayacağı bir gelişme olacağını söylemesi, para politikası üzerindeki siyasi baskı tartışmalarını canlı tutuyor. Ancak Hassett’in aynı zamanda Kevin Warsh’ın bağımsızlığının savunulacağını ifade etmesi, FED’in karar alma sürecine ilişkin önemli bir mesaj olarak değerlendirilebilir.
Burada asıl soru, enflasyonla mücadele gereklilikleri ile siyasi beklentiler arasında nasıl bir denge kurulacağı olacak. Eğer petrol fiyatları yüksek kalmaya devam eder ve maliyet kaynaklı enflasyon baskısı güçlenirse, FED’in faiz indirimlerinden uzaklaşması hatta daha sıkı bir politika izlemek zorunda kalması mümkün olabilir. Böyle bir senaryo, yalnızca ABD ekonomisini değil, gelişmekte olan ülkelerden küresel hisse senedi piyasalarına kadar geniş bir alanı etkiler.
Bu hafta Japonya Merkez Bankası’nın kararı da en az FED kadar önemli olacak. FED’in çarşamba, BOJ’un ise cuma günü vereceği kararlar küresel para politikasının yönüne ilişkin önemli sinyaller taşıyacak. Artan jeopolitik belirsizlik ve enerji fiyatlarındaki yükseliş, merkez bankalarını daha temkinli ve şahin bir çizgiye yaklaştırabilir.
Küresel ekonomide uzun süredir konuşulan faiz indirim döngüsünün, yeni bir enflasyon dalgası nedeniyle gecikmesi ihtimali giderek güçleniyor. Merkez bankalarının önünde oldukça zor bir denklem bulunuyor. Bir tarafta ekonomik büyümenin desteklenmesi ihtiyacı, diğer tarafta ise petrol ve maliyet şoklarının yeniden enflasyon beklentilerini bozma riski var. Jeopolitik gelişmelerin para politikası üzerinde bu kadar doğrudan etkili olması, piyasaların önümüzdeki dönemde ekonomik veriler kadar siyasi ve askeri gelişmeleri de izlemesini zorunlu kılıyor.
Piyasalardaki bir diğer önemli başlık ise yapay zekânın gelişim hızına yönelik tartışmalar. Son günlerde sektörün önde gelen şirketlerinin yöneticileri, teknolojinin ulaştığı hızın kontrol edilmesi gerektiğine yönelik daha güçlü mesajlar vermeye başladı. Yapay zekânın ekonomik ve teknolojik fırsatları kadar, kontrolsüz gelişiminin yaratabileceği risklerin de gündeme gelmesi dikkat çekiyor.
Ancak yapay zekâ alanında hız kontrolü sağlamak, yalnızca şirketlerin kendi aralarında anlaşmasıyla çözülebilecek bir konu olmayabilir. Şirketler arası konsensüsün yanında ülkeler arasında da ortak bir yaklaşım geliştirilmesi gerekiyor. Burada ise ABD ile Çin arasındaki teknolojik ve stratejik rekabet önemli bir engel oluşturuyor.
24 Eylül’de yapılması planlanan Xi Jinping’in ABD ziyareti öncesinde Tayvan’a yönelik silah satışları konusunda yaşanan tartışmalar, iki ülke arasındaki hassas dengenin ne kadar kolay bozulabileceğini gösteriyor. Xi’nin ziyaret kartını bu konuda bir pazarlık unsuru olarak kullanabileceğine yönelik spekülasyonlar, ABD-Çin rekabetinin teknoloji alanındaki iş birliğini ne kadar zorlaştırabileceğine işaret ediyor.
Yapay zekânın gelişim hızının yavaşlatılması veya daha sıkı düzenlemelere tabi tutulması yönündeki tartışmaların kısa vadede teknoloji hisseleri üzerinde baskı oluşturması da şaşırtıcı değil. Çünkü piyasalar uzun süredir yapay zekâ şirketlerinin yüksek büyüme beklentilerini fiyatlıyor. Büyüme hızının düzenlemeler veya uluslararası anlaşmalar yoluyla sınırlandırılması ihtimali, yüksek değerlemelere sahip teknoloji hisselerinde kısa vadeli satış baskısı yaratabilir.
Geçtiğimiz hafta piyasaların ana gündemi Körfez’deki gerilim ve bu gelişmelerin üzerine gelen yüksek ABD enflasyon verileriydi. Bu hafta ise FED ve BOJ kararları bu fiyatlamaya yeni bir boyut ekleyecek. Küresel risk iştahının bu nedenle güçlü ve tek yönlü bir seyir izlemesi zor görünüyor.
Haftanın ilk işlem gününde de bu temkinli görünüm korunuyor. ABD vadeli endeksleri yüzde eksi 0,1 ile eksi 1,3 aralığında hareket ederken, Japonya borsasında yaklaşık yüzde 1’lik satış baskısı görülüyor. Hong Kong ve Çin piyasalarında ise sınırlı pozitif bir görünüm dikkat çekiyor. ABD’nin 10 yıllık tahvil faizinin yüzde 4,98, Dolar Endeksi’nin 99,3, ons altının ise 4.330 dolar civarında bulunması, yatırımcıların aynı anda hem enflasyon hem de jeopolitik riskleri fiyatladığını gösteriyor.
Türkiye açısından bakıldığında ise küresel gelişmeler, uygulanan normalleşme ve dezenflasyon programı açısından işleri zorlaştırıyor. Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle mücadele ettiği enflasyon sorununun üzerine küresel petrol ve enerji maliyetlerinin eklenmesi, beklenen iyileşmenin daha uzun zamana yayılmasına neden olabilir.
Dezenflasyon sürecinin yalnızca iç talep, ücretler ve para politikasıyla belirlenmediği bir dönemden geçiyoruz. Küresel enerji fiyatları ve jeopolitik gelişmeler, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ekonomiler için doğrudan maliyet yaratıyor. Bu nedenle dış koşulların bozulması, içerde uygulanan programın sonuçlarını geciktirebilir.
İç piyasada bu hafta Hazine’nin borçlanma programı da yakından izlenecek. Hazine’nin bugün ve yarın düzenleyeceği ihalelerle eylül ayı borçlanma programını tamamlaması bekleniyor. İtfa ve ihraç rakamlarının 300 milyar TL civarında olması, eylül ayında borçlanma tarafında görece sakin bir görünüm oluşturabilir.
Ancak küresel taraftaki gelişmeler tahvil piyasası açısından önemli bir risk unsuru olmaya devam ediyor. Petrol fiyatlarının yükseldiği, enflasyon beklentilerinin bozulduğu ve küresel tahvil faizlerinin yukarı yönlü baskı altında olduğu bir ortamda yatırımcıların daha yüksek getiri talep etmesi mümkün. Hazine’nin bugün gerçekleştireceği 2 yıl vadeli sabit kuponlu ve 4 yıl vadeli TLREF’e endeksli tahvil ihraçları, bu açıdan piyasanın risk algısına ilişkin önemli sinyaller verecek.
Önümüzdeki dönemde küresel gelişmeler ile Türkiye’nin ekonomik programı arasındaki ilişki daha da kritik hale gelebilir. Petrolün yüksek kaldığı, küresel faizlerin yükseldiği ve risk iştahının zayıfladığı bir senaryo, gelişmekte olan piyasalar için finansman koşullarını zorlaştırabilir. Buna karşılık jeopolitik tansiyonun azalması ve enerji fiyatlarının yeniden normalleşmesi, hem küresel enflasyon endişelerini hem de merkez bankaları üzerindeki baskıyı azaltabilir.
Şimdilik piyasalara hâkim olan ana tema belirsizlik. ABD’nin Körfez politikasının enerji piyasasında yarattığı yan etkiler, petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, enflasyon riskinin yeniden güçlenmesi ve merkez bankalarının vereceği kararlar aynı noktada birleşiyor. Bu nedenle FED ve BOJ toplantılarından çıkacak mesajlar, yalnızca bu haftanın değil, önümüzdeki dönemde küresel piyasaların yönü açısından da belirleyici olabilir.
Yatırımcılar açısından mevcut ortamda en önemli unsur, yüksek volatilitenin kalıcı hale gelebileceğini kabul ederek risk yönetimini ön planda tutmak olacak. Çünkü bugün atılan her ekonomik, siyasi veya askeri adımın başka bir piyasada yeni bir sorun yaratabildiği bir dönemden geçiliyor. Jeopolitik risk, enerji fiyatı, enflasyon ve faiz artık birbirinden bağımsız başlıklar değil; aynı zincirin birbirini doğrudan etkileyen halkaları haline gelmiş durumda.









