Küresel finans piyasalarında dengeler yeniden şekillenirken, yatırımcıların önündeki en önemli sorulardan biri de sermayenin hangi ülkelere ve hangi sektörlere yöneleceği. ABD siyasetinde yaşanabilecek güç değişimleri, doların küresel piyasalardaki seyri, Fed’in faiz politikası ve sürdürülebilir yatırımlara yönelik teşvikler, yalnızca Wall Street’in değil gelişmekte olan piyasaların da yatırım haritasını değiştirebilecek gelişmeler arasında yer alıyor. Bu değişimin yansımalarının en fazla hissedilebileceği piyasalardan biri de Borsa İstanbul.
Ancak burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor: Küresel fonların yön değiştirmesi, Borsa İstanbul’da bütün hisselerin aynı anda yükseleceği anlamına gelmiyor. Aksine, önümüzdeki dönemde endeks genelinden çok sektörler ve şirketler arasındaki performans farklarının belirginleştiği bir piyasa yapısıyla karşılaşabiliriz. Yani yatırımcı açısından asıl mesele artık yalnızca BIST 100 yükselecek mi sorusu değil, bu yükselişin hangi sektörler üzerinden gerçekleşeceği olacak.
ABD’de Demokratların Senato ve Temsilciler Meclisi’nde kontrolü ele alması senaryosu, küresel yatırımcıların beklentilerinde yeni bir dönemin kapısını aralayabilir. Özellikle temiz enerji yatırımları, yeşil dönüşüm, sürdürülebilir altyapı ve çevre teknolojileri konusunda teşviklerin artırılması, küresel ESG fonlarının yatırım tercihlerinde değişime neden olabilir. Bu durum, yenilenebilir enerji ve teknoloji odaklı şirketlerin yeniden yatırımcıların radarına girmesini sağlayabilir.
Borsa İstanbul açısından değerlendirildiğinde yenilenebilir enerji üreticileri, enerji depolama teknolojileri, elektrik şebekesi yatırımları ve verimlilik odaklı sanayi şirketleri bu değişimden yararlanabilecek alanlar arasında bulunuyor. Özellikle küresel fonların sürdürülebilirlik kriterlerine uygun şirketlere yönelmesi, bu alanda faaliyet gösteren Türk şirketleri için önemli bir finansman ve değerleme fırsatı yaratabilir.
Ancak burada da temkinli olmak gerekiyor. Bir şirketin yenilenebilir enerji sektöründe faaliyet göstermesi, otomatik olarak iyi bir yatırım olduğu anlamına gelmiyor. Yüksek yatırım maliyetleri, finansman ihtiyacı, borçluluk, döviz cinsinden yükümlülükler ve elektrik satış fiyatları şirketlerin kârlılığını doğrudan etkiliyor. Enerji üretim kapasitesinin büyümesi kadar, bu kapasitenin ne kadar nakit ürettiği de önemli. Dolayısıyla yatırımcıların yalnızca kurulu güç artışına değil, faaliyetlerden elde edilen nakit akışına, borç ödeme kapasitesine ve yatırımın geri dönüş süresine bakması gerekiyor.
Öte yandan savunma sanayii hisseleri açısından farklı bir tablo ortaya çıkabilir. Trump yönetiminin dış politika yaklaşımı, küresel güvenlik harcamaları ve jeopolitik riskler savunma sanayii şirketlerinin önemini korumasını sağlayabilir. Ancak bu sektörün geleceğini yalnızca ABD’deki siyasi dengeler üzerinden okumak doğru olmaz. Avrupa’nın savunma bütçelerini artırması, NATO ülkelerinin güvenlik harcamaları ve bölgesel çatışmalar da sektörün uzun vadeli talebini destekleyen unsurlar.
Bununla birlikte, savunma sanayii hisselerinde beklentilerin fiyatlara ne ölçüde yansıdığına dikkat etmek gerekiyor. Son yıllarda jeopolitik gelişmelerin etkisiyle önemli yükselişler kaydeden şirketlerde yüksek değerlemeler oluşmuş olabilir. Yeni siparişler, ihracat sözleşmeleri ve teslimat takvimleri kârlılığa dönüşmediği sürece hisse fiyatlarında düzeltme riski ortadan kalkmaz. Güçlü bir sektör hikâyesi ile güçlü bir hisse performansı her zaman aynı şey değildir.
Geleneksel enerji şirketleri açısından da küresel politikaların değişmesi yeni bir fiyatlama dönemini beraberinde getirebilir. Fosil yakıtlara yönelik çevresel düzenlemelerin sıkılaşması, uzun vadeli yatırım planlarını ve finansman koşullarını etkileyebilir. Ancak petrol ve doğal gazın kısa ve orta vadede küresel ekonomideki önemini kaybetmesi beklenmemeli. Enerji güvenliği, arz kesintileri ve jeopolitik gerilimler bu kaynakların önemini korumasına neden oluyor. Bu nedenle petrol ve gaz şirketlerinde yaşanabilecek olası değer kaybını yalnızca yeşil dönüşüm üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olur.
Borsa İstanbul açısından en dikkat çekici başlıklardan biri ise bankacılık ve büyük holdingler olabilir. Küresel dolar likiditesinin gelişmekte olan ülkelere yönelmesi, öncelikle işlem hacmi yüksek, yabancı yatırımcıların kolaylıkla pozisyon alıp çıkabileceği şirketleri gündeme getirebilir. Bankalar ve büyük holdingler bu özellikleri nedeniyle yabancı fonların ilk tercihlerinden biri olmaya aday.
Özellikle Türkiye’nin risk priminde yaşanabilecek gerileme, bu süreci destekleyebilir. CDS primlerinin düşmesi, Türkiye’nin dış finansman maliyetlerini azaltırken yabancı yatırımcıların ülkeye ilişkin risk algısını da iyileştirebilir. Böyle bir ortamda Borsa İstanbul’un düşük değerleme çarpanları yabancı fonlar açısından cazip hale gelebilir.
Bankacılık endeksi bu noktada yakından izlenmesi gereken alanların başında geliyor. Bankaların özkaynak kârlılığı, net faiz marjı, mevduat maliyetleri, takipteki krediler ve sermaye yeterlilikleri yabancı yatırımcıların kararlarında belirleyici olacaktır. Faiz indirimlerinin başlaması tek başına bankalar için olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmemeli. Çünkü faizlerin gerilemesiyle birlikte aktif ve pasif fiyatlamaları değişirken bankaların net faiz marjları üzerinde farklı etkiler ortaya çıkabilir.
Ayrıca bankaların mevcut değerlemeleri ile gelecekte ulaşabilecekleri kârlılık arasında nasıl bir ilişki bulunduğu da önemli. Düşük fiyat/kazanç veya piyasa değeri/defter değeri oranı tek başına ucuzluk göstergesi değildir. Bankaların sorunlu kredi oranları, karşılık giderleri ve sürdürülebilir özkaynak getirileri de değerlendirmeye alınmalı. Yabancı sermaye girişi beklentisiyle banka hisselerinde pozisyon alırken bu temel göstergelerin göz ardı edilmesi yanlış olur.
Holdingler ise farklı sektörlere yayılan faaliyetleri nedeniyle küresel fonların portföy çeşitlendirmesi açısından önemli bir alternatif sunabilir. Sanayi, enerji, finans, perakende ve teknoloji alanlarında faaliyet gösteren büyük holdingler, tek bir sektöre yatırım yapmadan Türkiye ekonomisindeki toparlanma beklentisine ortak olma imkânı sağlayabilir. Ancak holdinglerde net aktif değer iskontosu, iştiraklerin piyasa değerleri, borçluluk ve nakit yaratma kapasitesi dikkatle incelenmeli.
Burada bir başka önemli gelişme de dolar endeksinin seyri. Doların küresel ölçekte değer kaybetmesi, gelişmekte olan ülke piyasalarına yönelik sermaye hareketlerini destekleyebilir. Çünkü doların zayıflaması, uluslararası yatırımcıların farklı para birimleri üzerinden getiri arayışını artırabilir. Ancak bu ilişkinin otomatik olmadığını unutmamak gerekiyor. Doların gerilemesi tek başına Türkiye’ye yabancı sermaye girişini garanti etmez. Türkiye’nin enflasyon görünümü, para politikasının güvenilirliği, rezervler, siyasi ve ekonomik öngörülebilirlik gibi unsurlar da yatırım kararlarında belirleyici olacaktır.
Fed’in faizleri beklenenden daha uzun süre yüksek tutması ise bu senaryonun önündeki önemli risklerden biri. Küresel dolar likiditesinin artması için yalnızca dolar endeksinin gerilemesi yeterli değil. ABD tahvil faizleri, Fed’in bilanço politikası ve küresel risk iştahı da sermaye hareketlerini etkiliyor. ABD’de faizlerin yüksek kalması, gelişmekte olan ülkelere yönelmesi beklenen fonların hızını kesebilir. Dolayısıyla Borsa İstanbul açısından küresel likidite beklentisi kadar bu likiditenin hangi koşullarda ve ne zaman hareket edeceği de önemli.
Üstelik yabancı yatırımcıların Türkiye’ye dönüşünde yalnızca hisse senedi piyasasını izlemek yeterli olmayacak. Yabancı fonlar genellikle ülke riskini değerlendirirken tahvil piyasası, para piyasası ve hisse senedi piyasasını birlikte ele alıyor. Türkiye’ye yönelik güvenin yeniden tesis edilmesi durumunda ilk sermaye girişlerinin daha likit ve öngörülebilir enstrümanlarda başlaması, ardından hisse senetlerine yayılması mümkün. Bu nedenle yabancıların tahvil ve hisse senedi hareketlerini birlikte takip etmek gerekiyor.
BIST 100 açısından bir diğer önemli konu da piyasanın mevcut değerleme yapısı. Uzun süre yüksek faiz ortamında kalan Türkiye piyasasında hisse senetlerinin alternatif yatırım araçları karşısındaki cazibesi zayıfladı. Yüksek mevduat getirileri ve para piyasası fonlarının sunduğu alternatifler, hisse senedi piyasasına yönelik talebi sınırladı. Ancak enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanması ve faiz indirimlerinin güven veren bir patikaya oturması halinde bu dengeler değişebilir.
Yine de yatırımcıların yalnızca faiz indirimi beklentisiyle hareket etmesi doğru olmayacaktır. Borsada asıl yükselişi sağlayacak unsur, faizlerin düşmesinden çok şirketlerin reel kârlılıklarının ve nakit akışlarının iyileşmesidir. Ekonomide büyümenin zayıf kaldığı, iç talebin baskılandığı ve finansman maliyetlerinin yüksek seyrettiği bir ortamda şirketlerin bilançoları beklenen ölçüde güçlenmeyebilir. Bu nedenle makroekonomik iyileşmenin şirket bilançolarına yansıması yakından izlenmeli.
Küresel fonların ajandasındaki değişim, Borsa İstanbul’da yeni bir sektör rotasyonunu gündeme getirebilir. Bankacılık ve holdingler yabancı sermaye girişinden ilk yararlanabilecek gruplar arasında yer alırken yenilenebilir enerji ve teknoloji şirketleri uzun vadeli küresel yatırım temalarından destek bulabilir. Savunma sanayii ise jeopolitik gelişmeler ve sipariş görünümüne bağlı olarak önemini koruyabilir. Geleneksel enerji şirketlerinde ise şirket bazlı ayrışmaların artması beklenebilir.
Fakat bütün bu senaryoların gerçekleşmesi için Türkiye’nin kendi ekonomik hikâyesini de güçlendirmesi gerekiyor. Düşük değerleme çarpanları yabancı yatırımcıyı ilk aşamada cezbedebilir. Ancak kalıcı sermaye girişi için fiyat istikrarı, öngörülebilir para politikası, kurumsal güven ve sürdürülebilir büyüme şart.
Bir başka ifadeyle, küresel fonların Türkiye’ye yönelmesi için dünyanın dolar ve faiz politikasını değiştirmesi yeterli değil; Türkiye’nin de yatırımcıya güven veren bir ekonomik çerçeve sunması gerekiyor.
Borsa İstanbul için yeni dönemin kazananları, küresel hikâyeyi en iyi anlatan şirketler değil, bu hikâyeyi gerçek kâra ve nakit akışına dönüştürebilen şirketler olacak. Yatırımcıların sektör tercihlerinde küresel fon akımlarını dikkate alması önemli. Ancak yalnızca siyasi gelişmelere, ESG yatırımlarına veya dolar endeksindeki gerilemeye bakarak pozisyon almak ciddi riskler barındırıyor.
Sonuç olarak Borsa İstanbul’un önünde bir fırsat penceresi bulunabilir. Fakat bu pencerenin bütün sektörlere eşit şekilde açılması beklenmemeli. Önümüzdeki dönemde endeksin yönünden çok, endeksi oluşturan şirketlerin performansları arasındaki fark önem kazanacak. Yeni dönemde kazandıracak strateji, piyasadaki her yükselişe katılmak değil, küresel sermayenin yöneldiği sektörlerde doğru şirketleri doğru değerlemeyle seçebilmek olacak.











