Güven, Enflasyon ve Yeni Denge Arayışı
Yeni yılın ilk haftası, Borsa İstanbul açısından yalnızca takvimsel bir başlangıç değil, psikolojik bir eşik anlamına da geldi. BIST 100 endeksi, yıla 11.296,52 puandan başladıktan sonra kısa sürede ivmesini artırarak 12.200,95 puanla tarihî bir kapanış gerçekleştirdi. Yüzde 6,11’lik haftalık yükseliş, bu rallinin yalnızca teknik bir hareket değil, güçlü bir makro zemine dayandığını gösteriyor. Özellikle finansal kiralama ve faktoring sektörünün öncülük etmesi, piyasada kredi koşullarının normalleşeceğine dair beklentilerin fiyatlandığını düşündürüyor.
Bu yükselişi yalnızca iç dinamiklerle açıklamak eksik kalır. Küresel piyasalarda Fed’in faiz indirimlerine yaklaşabileceği yönündeki beklentiler hâlâ güçlü. Buna ek olarak, teknoloji ve yapay zekâ şirketlerinde uzun süredir konuşulan “aşırı değerleme” endişelerinin azalması ve petrol fiyatlarındaki gerilemenin küresel enflasyonla mücadeleye destek vereceği düşüncesi, risk iştahını yukarı taşıyor. Küresel risk algısındaki bu yumuşama, doğal olarak gelişen ülke piyasalarına da alan açıyor ve Türkiye bu dalgadan payını alıyor.
Ancak Borsa İstanbul’daki rallinin asıl taşıyıcı kolonunu yurt içi makroekonomik verilerdeki iyileşme oluşturuyor. Aralık ayında enflasyonun yüzde 0,89 ile beklentilerin altında gelmesi, yıllık enflasyonun ise yüzde 30,89’a gerileyerek 49 ayın en düşük seviyesine inmesi, piyasaların uzun süredir beklediği bir kırılma noktasıydı. Enflasyonun bu denli belirgin bir şekilde gerilemesi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın önümüzdeki dönemde faiz indirim sürecine girebileceği beklentisini güçlendirdi. Borsa açısından bakıldığında, bu beklenti şirketlerin finansman maliyetlerinin düşeceği ve ekonomik aktivitenin destekleneceği anlamına geliyor.
Enflasyon cephesindeki bu olumlu tabloya, ülkenin borçlanma maliyetlerindeki düşüş de eşlik ediyor. Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS), 204,5 baz puana gerileyerek Mayıs 2018’den bu yana en düşük seviyesini gördü. CDS’teki bu düşüş yalnızca teknik bir veri değil; aynı zamanda uluslararası yatırımcıların Türkiye algısındaki iyileşmenin somut bir göstergesi. Risk priminin gerilemesi, hem kamunun hem de özel sektörün daha uygun koşullarla borçlanabilmesi anlamına geliyor ki bu da orta vadede büyüme beklentilerini destekleyen kritik bir unsur.
Cari denge tarafında da tablo dikkat çekici. Türkiye, ekim ayında 457 milyon dolar cari fazla verirken, cari işlemler hesabı üst üste dördüncü ayda da pozitif seyrini sürdürdü. Temmuzdan ekime uzanan dört aylık dönemde toplam cari fazla 8 milyar 653 milyon dolara ulaştı. Uzun yıllar boyunca Türkiye ekonomisinin kırılgan noktalarından biri olarak görülen cari açık sorununun bu ölçekte dengelenmesi, piyasalarda “yapısal iyileşme” algısını güçlendiriyor. Bu durum, borsadaki yükselişin sadece kısa vadeli sermaye girişlerine değil, daha sağlam bir makro zemine dayandığına dair inancı artırıyor.
Jeopolitik cephede ise görece sakinleşme eğilimi ve Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada sergilediği dengeleyici ve güçlü duruş, yabancı yatırımcıların Türk lirası varlıklara ilgisini canlı tutuyor. Küresel fonlar açısından bakıldığında, yüksek getiri potansiyeli sunan ancak risk algısı düşen piyasalar her zaman cazip olur. Son veriler, Türkiye’nin yeniden bu kategoriye girmeye başladığını gösteriyor.
Elbette bu tablo, risksiz bir hikâye anlamına gelmiyor. BIST 100’ün kısa sürede kaydettiği sert yükseliş, bazı hisselerde kâr realizasyonu riskini de beraberinde getiriyor. Faiz indirimi beklentilerinin zamanlaması, küresel piyasalarda Fed kaynaklı olası sürprizler ve jeopolitik başlıklardaki ani değişimler, volatiliteyi artırabilecek unsurlar arasında yer alıyor. Ancak mevcut görünüm, piyasanın bu riskleri görmezden gelmediğini; aksine iyileşen verilerle dengeli bir iyimserlik inşa ettiğini düşündürüyor.
Özetle, Borsa İstanbul’da görülen bu rekor serisi, tek başına bir spekülasyon dalgası değil. Düşen enflasyon, azalan CDS, iyileşen cari denge ve güçlenen faiz indirimi beklentileri, piyasaya uzun süredir eksik olan güven duygusunu geri getiriyor. Eğer bu makroekonomik kazanımlar korunur ve öngörülebilirlik güçlenirse, BIST 100’deki bu yükseliş yalnızca yeni yılın ilk haftasına özgü bir coşku olarak değil, daha uzun soluklu bir trendin başlangıcı olarak da hatırlanabilir.











