Bugünkü satışın normal bir piyasa hareketi olduğunu düşünmüyorum. Elbette Borsa İstanbul’daki düşüşü yalnızca birkaç hisseye, birkaç yatırımcıya ya da yalnızca içerideki gelişmelere bağlamak doğru olmaz. Küresel piyasalarda risk iştahı zayıflamış durumda. Orta Doğu’daki gerilim petrol fiyatları üzerinden enflasyon endişelerini yeniden gündeme taşıyor, tahvil faizleri yükseliyor ve bütün bunların üzerine piyasaların gözü yarın açıklanacak Fed faiz kararına ve Fed Başkanı’nın vereceği mesajlara çevrilmiş durumda. Nitekim BIST 100 bugün yüzde 2,41 gerileyerek 13.892,30 puandan kapandı. Bankacılık endeksindeki kayıp yüzde 4,15’e ulaştı ve toplam işlem hacmi 177,4 milyar TL oldu.
Dolayısıyla bugün Borsa İstanbul’da satış için makroekonomik gerekçeler var. Bunu yok sayamayız.
Fakat benim itirazım başka yerde.
Bugünkü hareketi yalnızca “küresel satış geldi, Borsa düştü” şeklinde okumak, Borsa İstanbul’un çok daha önemli bir yapısal problemini görmezden gelmek olur.
Çünkü uzun zamandır aynı şeyi konuşuyoruz: BIST 30 ve BIST 100 gibi piyasanın referans kabul ettiği ana endekslerde yer alan bazı hisselerde ortaya çıkan fiyat hareketleri, artık yalnızca “yüksek volatilite” kavramıyla açıklanabilecek noktayı aşmış durumda.
Gün içerisinde yüzde 10, yüzde 15, hatta yüzde 20’ye yaklaşan hareketler; peş peşe tabanlar; ardından peş peşe tavanlar; son derece düşük likiditeyle fiyatın olağanüstü şekilde değiştirilmesi; günün büyük bölümünde başka bir seyir izleyen hissenin kapanışa doğru bir anda farklı bir noktaya taşınması ve zaman zaman karanlık odadaki işlemlerle endeksin kapanış seviyesinin belirgin biçimde etkilenmesi artık piyasanın güven problemi haline gelmiştir.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir hissenin sert yükselmesi veya düşmesi tek başına manipülasyon anlamına gelmez. Bir şirketin fiyatının yüzde 20 düşmesi de tek başına yasa dışı bir işlem yapıldığını göstermez. Bunun tespitini SPK ve ilgili piyasa gözetim mekanizmaları yapar.
Ancak sermaye piyasası açısından asıl soru şudur:
Ana endekslerde yer alan bir şirketin fiyat oluşumu ne kadar sağlıklı, sürekli ve temsil kabiliyeti yüksek?
Bence tartışılması gereken nokta tam olarak burasıdır.
Borsa İstanbul’un kendi kurallarına göre BIST 30, BIST 50 ve BIST 100 kapsamındaki seçimler esas olarak piyasa değeri, fiili dolaşımdaki payların piyasa değeri ve işlem hacmi gibi ölçütler üzerinden yapılıyor. BIST 100, Yıldız Pazar’da işlem gören şirketler arasından seçilen 100 paydan oluşuyor ve BIST 30 ile BIST 50’deki payları da kapsıyor.
Bu sistemin temelinde elbette mantık var.
Ancak bugünün Borsa İstanbul’u için yalnızca piyasa değeri ve işlem hacmi yeterli mi?
Benim cevabım hayır.
Çünkü işlem hacmi yüksek olmak ile sağlıklı bir fiyat oluşumuna sahip olmak aynı şey değildir.
Bir hisse senedinde olağanüstü fiyat hareketleri yaşanabilir. Hacim yükselebilir. Piyasa değeri hızla büyüyebilir. Fiili dolaşım oranı değişebilir. Fakat bütün bunlar o hissenin BIST 30 veya BIST 100 gibi referans endekslerde bulunmasının piyasaya güven açısından doğru olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, endeks üyeliği bir kalite algısı yaratır.
Bir yatırımcı BIST 30’a baktığında oradaki şirketlerin yalnızca piyasa değeri açısından büyük şirketler olduğunu düşünmez. Aynı zamanda belli bir kurumsallık, likidite, süreklilik, işlem kalitesi ve fiyat keşfi standardı olduğunu varsayar.
BIST 100 için de benzer bir durum söz konusu.
Dolayısıyla endekse giriş kriterleri yalnızca “şirket yeterince büyük mü?” sorusuna cevap vermemeli.
“Bu şirketin fiyatı sağlıklı biçimde oluşuyor mu?”
“Fiili dolaşımı gerçek anlamda yeterli mi?”
“İşlem hacmi süreklilik gösteriyor mu?”
“Son 6 veya 12 ayda olağandışı fiyat hareketlerinin sıklığı nedir?”
“Şirket kaç yıldır Borsa İstanbul’da işlem görüyor?”
“Son dönemde olağanüstü fiyat hareketleri nedeniyle kaç kez tedbir uygulanmış?”
“Fiyat hareketleri şirketin finansal performansından kopmuş mu?”
“Endekse girmesi pasif fonlar ve endeks takip eden yatırımcılar açısından ilave bir manipülasyon riski yaratıyor mu?”
Bunlar da sorulmalı.
Hatta şirketin Borsa İstanbul’da işlem gördüğü süre bile başlı başına bir kriter haline getirilebilir.
Yeni halka arz edilmiş veya borsada çok kısa geçmişi bulunan bir şirketin çok kısa süre içerisinde piyasa değeri ve işlem hacmi açısından BIST 100 sıralamasına girmesi mümkün olabilir. Fakat bu şirketin gerçekten “ana endeks şirketi” olup olmadığını belirlemek için biraz daha uzun bir gözlem süresi gerekebilir.
Burada amaç yeni şirketleri cezalandırmak değil.
Amaç, endeks üyeliğinin kalitesini yükseltmek.
Örneğin bir şirketin endekse alınabilmesi için yalnızca belirli bir piyasa değeri ve işlem hacmine ulaşması değil, aynı zamanda belirli bir süre boyunca bu özellikleri koruması düşünülebilir.
Buna ek olarak fiyat oynaklığına ilişkin bir filtre oluşturulabilir.
Şirketin son 6 veya 12 aylık dönemdeki olağanüstü günlük hareketleri incelenebilir. Sürekli taban-tavan serileri yaşayan, çok kısa sürede aşırı değer değişimleri gösteren, işlem yapısı olağandışı derecede yoğunlaşan şirketler için endeks üyeliğinde ilave değerlendirme yapılabilir.
Burada amaç fiyatı düşürmek veya yükseltmek değil; endeksin temsil kalitesini artırmaktır.
Aslında Borsa İstanbul geçmişte de olağandışı fiyat hareketlerinin endekslere etkisini azaltmaya yönelik yöntemler geliştirdi. 2018 yılında yapılan düzenlemeyle dönemsel endeks çalışmalarında olağandışı fiyat hareketlerinin etkisini azaltmak amacıyla fiili dolaşımdaki payların piyasa değerinin hesaplanmasında son altı aya ait düzeltilmiş fiyatların medyanının kullanılmasına karar verilmişti.
Bu bile bize önemli bir şey söylüyor:
Olağandışı fiyat hareketlerinin endeks seçimleri açısından sorun yaratabileceği zaten yıllar önce kabul edilmiş bir gerçek.
O halde bugün geldiğimiz noktada neden daha ileri bir filtreleme sistemi oluşturulmasın?
Üstelik mesele yalnızca endeks seçiminden ibaret değil.
BIST 30 ve BIST 100’ün piyasa üzerindeki etkisi düşünüldüğünde konu çok daha önemli hale geliyor. Bu endeksler sadece ekranlarda görülen göstergeler değil. Endeksleri takip eden fonlar, portföyler, kurumsal yatırımcılar ve çeşitli finansal ürünler açısından referans niteliği taşıyorlar.
Bir hisse endekse girdiğinde yalnızca ekranındaki kod değişmiyor.
O hisseye yönelik görünürlük, yatırımcı ilgisi ve potansiyel fon talebi de değişiyor.
Bu nedenle endeks üyeliği bir çeşit piyasa kalitesi sertifikası gibi algılanabiliyor.
Tam da bu nedenle kriterlerin daha güçlü olması gerektiğini düşünüyorum.
Bugünkü satışa baktığımızda bu tartışmanın neden önemli olduğu daha net görülüyor. BIST 100 iki işlem gününde yaklaşık yüzde 4 geriledi. 14 Eylül’de yüzde 1,60 düşen endeks, 15 Eylül’de yüzde 2,41 daha kaybetti. Bugünkü kapanışla birlikte 14 bin puanın altına inildi.
Bu satışın küresel gerekçeleri var. Dolayısıyla “piyasada hiçbir neden yokken satış oldu” demek doğru değil.
Ancak normal piyasa satışları ile bazı hisselerdeki olağandışı fiyat oluşumlarını birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Bir başka konu da kapanış.
Kapanış fiyatı, endeks hesaplamasının en önemli bileşenlerinden biri. Dolayısıyla günün son bölümünde gerçekleşen yüksek etkili işlemler yalnızca tek bir hisseyi değil, o hissenin endeks ağırlığı ölçüsünde BIST 30 veya BIST 100’ü de etkileyebilir.
Bu nedenle yatırımcı açısından şu soru önem kazanıyor:
Endeks gerçekten piyasayı mı temsil ediyor, yoksa endeksi oluşturan bazı hisselerdeki fiyat hareketleri zaman zaman piyasanın kendisini mi yönlendiriyor?
Bence bu soru artık yüksek sesle sorulmalı.
Üstelik bu yalnızca bugünün meselesi değil.
Borsa İstanbul 2026’nın üçüncü çeyreği için yaptığı periyodik değerlendirmede BIST 30’da mevcut yapıyı korurken BIST 50 ve BIST 100’de çeşitli değişiklikler yaptı. Borsa İstanbul’un resmi duyurusuna göre dönemsel değerlendirme mevcut piyasa değeri ağırlıklı endeks metodolojisi çerçevesinde gerçekleştirildi.
Yani sistem düzenli olarak çalışıyor.
Sorun, sistemin çalışıp çalışmaması değil; sistemin artık piyasanın bugünkü ihtiyaçlarına cevap verip vermemesi.
Benim beklentim tam olarak burada.
Kasım ayındaki gözden geçirme öncesinde BIST 30 ve BIST 100 kriterlerinin yeniden ele alınması gerekiyor.
Bu çalışma yapılırken yalnızca piyasa değeri, fiili dolaşım oranı ve işlem hacmine bakılmamalı.
Borsa geçmişi, fiyat oynaklığı, olağandışı hareket sıklığı, tedbir geçmişi, fiili dolaşımın niteliği, işlem hacminin sürekliliği, fiyat-hacim davranışı, kurumsal yönetim göstergeleri ve yatırımcı tabanının yapısı gibi yeni kriterler de masaya yatırılmalı.
Hatta endeks üyeliği için tek seferlik bir sıralama yerine daha dinamik bir “kalite skoru” oluşturulması bile düşünülebilir.
Bir şirket piyasa değeri açısından 70. sırada olabilir ama fiyat oluşumu açısından çok daha sağlıklı olabilir. Başka bir şirket piyasa değeri ve hacim açısından 30. sıraya kadar çıkabilir ancak fiyat hareketleri, likidite yapısı ve işlem davranışları nedeniyle ana endeks için daha fazla risk taşıyabilir.
Böyle bir durumda sadece sıralamaya bakmak yeterli değildir.
Ana endekslerin amacı yalnızca en büyük şirketleri sıralamak değil, piyasayı mümkün olduğunca sağlıklı biçimde temsil etmektir.
Burada bir başka önemli nokta da endeks kriterlerinin sık sık değiştiriliyor olmasının kendisinin yatırımcı açısından sorun yaratmaması gerektiğidir. Kurallar şeffaf, önceden ilan edilmiş ve bütün şirketlere eşit uygulanıyorsa kriterlerin geliştirilmesi piyasa güvenini azaltmaz; tam tersine artırır.
Çünkü yatırımcı şunu bilmek ister:
“Endekste yer almak için hangi şartları karşılamak gerekiyor?”
“Bu şartları karşılamayan bir şirket ne zaman çıkarılıyor?”
“Fiyat hareketlerinde olağandışılık oluştuğunda bunun endeks üyeliğine etkisi nedir?”
“Bir şirket endekse girdiğinde gerçekten yatırım yapılabilirlik standardını mı temsil ediyor?”
Bu soruların cevabı ne kadar net olursa, piyasa o kadar sağlıklı olur.
Son dönemde sermaye piyasalarında yatırımcı güvenini artırmaya yönelik düzenlemeler yapılırken, endekslerin kendi içindeki kalite sorununun da aynı çerçevede ele alınması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bir taraftan manipülasyonla mücadele edip diğer taraftan olağandışı fiyat hareketleriyle gündeme gelen şirketlerin ana endekslerde uzun süre kalmasına izin vermek, mücadelenin bir ayağını eksik bırakabilir.
Burada “şu hisse endeksten çıkarılsın” demiyorum.
Zaten böyle bir yaklaşım doğru da olmaz.
Sistem kişilere ve şirketlere göre değil, objektif kriterlere göre kurulmalı.
Kriterleri karşılayan endekste kalmalı, karşılamayan çıkmalı.
Ama kriterlerin kendisi bugünün piyasasına uygun değilse, sorun burada başlıyor.
BIST 30 ve BIST 100’ün kalitesini artırmak için daha seçici, daha uzun vadeli ve daha kapsamlı bir metodolojiye ihtiyaç var.
Çünkü aksi halde bugün gördüğümüz hareketleri yarın yeniden konuşacağız.
Bugün taban serilerini, yarın tavan serilerini, başka bir gün gün içindeki yüzde 20’lik hareketleri, başka bir gün kapanıştaki sert değişimleri tartışacağız.
Her seferinde “SPK ne yapacak?”, “Borsa İstanbul neden müdahale etmiyor?”, “Bu hisse neden hâlâ endekste?” soruları sorulacak.
Oysa asıl soru çok daha yukarıda.
BIST 30 ve BIST 100’ü belirleyen kurallar çağın ve piyasanın gerisinde mi kaldı?
Benim kanaatim, bazı alanlarda evet.
Bu nedenle sermaye piyasasının bir paydaşı olarak beklentim oldukça açık:
Kasım ayındaki gözden geçirme öncesinde BIST 30 ve BIST 100 kriterleri yeniden değerlendirilmeli, piyasa büyüklüğü ve işlem hacmine ek olarak fiyat oluşum kalitesi ve yatırımcı güvenini ölçen yeni kriterler sisteme dahil edilmelidir.
Çünkü mesele birkaç hissenin endekse girip çıkmasından ibaret değil.
Mesele, Türkiye’nin en önemli hisse senedi endekslerinin gerçekten Türkiye sermaye piyasasını temsil edip etmediğidir.
Eğer manipülatif olduğu iddia edilen, olağandışı hareketleri sürekli tartışma konusu olan veya fiyat oluşumu açısından ciddi soru işaretleri yaratan hisseler ana endekslerde kalmaya devam ederse, sonuç aslında şimdiden belli.
Endeksin güvenilirliği tartışılır.
Endeks yatırımcısının güveni zedelenir.
Kurumsal yatırımcının risk algısı bozulur.
En önemlisi, Borsa İstanbul’un uzun vadede ihtiyaç duyduğu en değerli şey olan güven sermayesi zarar görür.
Bugünkü satış normal bir küresel riskten kaçış hareketinin parçası olabilir. Ancak bugünü yalnızca yüzde 2,41’lik düşüş olarak görmek büyük resmi kaçırmak olur.
Bence bugün Borsa İstanbul’un önündeki asıl mesele şu:
Endeksi kaç puanda kapattığımızdan daha önemli olan, o endeksi oluşturan şirketlerin gerçekten o endekste olmayı hak edecek piyasa kalitesine sahip olup olmadığıdır.
Bu soruyu artık ertelememek gerekiyor.
Çünkü sağlıklı bir borsa yalnızca yükselen veya düşen bir borsa değildir; fiyatların güvenilir biçimde oluştuğu, kuralların öngörülebilir olduğu ve ana endekslerin piyasayı gerçekten temsil ettiği bir borsadır.











