Türkiye ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde yüzde 2,3 büyüdü. İlk bakışta ekonominin hâlâ büyümeye devam etmesi olumlu bir gelişme gibi görünüyor. Ancak rakamın kendisinden çok büyümenin nasıl gerçekleştiğine ve önceki çeyreklerle karşılaştırıldığında ortaya çıkan trende bakmak gerekiyor. Çünkü Türkiye ekonomisinde büyümenin temposu belirgin biçimde yavaşlıyor.
Geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 4,8 olan yıllık büyüme oranı, üçüncü çeyrekte yüzde 3,9’a, dördüncü çeyrekte yüzde 3,5’e geriledi. 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 2,6’ya inen büyüme, ikinci çeyrekte ise yüzde 2,3’e düştü. Dolayısıyla ortada tek bir çeyreğe özgü bir yavaşlama değil, yaklaşık bir yıldır devam eden kademeli bir büyüme kaybı var.
Bu tablo aslında para politikasının ekonomiye nasıl nüfuz ettiğini de gösteriyor. Sıkı para politikasının temel amacı talebi soğutmak, kredi büyümesini kontrol altına almak ve enflasyonist baskıları azaltmak. Bunun doğal sonucu ise ekonomik aktivitenin bir süre sonra yavaşlaması. Bugün gördüğümüz büyüme rakamı da bir anlamda bu sürecin gecikmeli yansıması.
Ancak ikinci çeyrek verisinin önemli bir başka tarafı daha var. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH, bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,1 büyüdü. Bu oran son dönemin en dikkat çekici verilerinden biri. Çünkü ekonomi 2025’in üçüncü çeyreğinde yüzde 0,8, son çeyreğinde yüzde 0,3 ve 2026’nın ilk çeyreğinde yine yüzde 0,3 büyümüştü.
Dolayısıyla çeyreklik bazdaki yüzde 1,1’lik artış, ekonominin teknik olarak yeniden hız kazanmaya başladığını düşündürüyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise şu: Türkiye ekonomisi yıllık bazda yavaşlarken çeyreklik bazda toparlanıyor. Bu iki veri birbirine zıt değil. Birincisi ekonominin geçen yılın aynı dönemine göre hızını, ikincisi ise yakın dönem momentumunu gösteriyor.
Sektörlerin performansına baktığımızda ise büyümenin ne kadar kırılgan olduğunu daha net görüyoruz.
İkinci çeyreğin yıldızı hiç şüphesiz tarım oldu. Tarım sektörü yüzde 13,3 gibi son derece yüksek bir büyüme kaydetti. Burada baz etkisinin yanı sıra yağışların da önemli katkısı bulunuyor. Dolayısıyla tarımdaki bu güçlü performansı ekonominin genelindeki kalıcı bir yapısal dönüşüm olarak okumamak gerekiyor. Tarımın büyümeye yaptığı katkı önemli, ancak bunun aynı hızla devam edeceğini varsaymak doğru olmaz.
Başka bir ifadeyle, ikinci çeyrek büyümesinin önemli bir bölümünü destekleyen tarım performansı normalleştiğinde ekonominin gerçek gücünü daha net göreceğiz.
Sanayi tarafında ise yüzde 2,4’lük büyüme dikkat çekiyor. Tarım kadar güçlü olmasa da sanayinin pozitif büyümesi önemli. Fakat burada da ekonominin üretim kapasitesinin ve dış talebin ne ölçüde destek verdiğine bakmak gerekiyor. Sıkı finansal koşullar, yüksek işletme maliyetleri ve küresel ekonomideki belirsizlikler sanayinin daha güçlü bir ivme kazanmasını zorlaştırıyor.
Daha dikkat çekici olan ise inşaat sektöründeki yüzde 1,8’lik daralma. İnşaat, faizlere ve kredi koşullarına son derece duyarlı sektörlerden biri. Dolayısıyla para politikasındaki sıkılaşmanın reel ekonomiye yansımasını görmek açısından inşaat verisi önemli bir gösterge.
Burada Türkiye ekonomisi açısından temel soru şu: İç talep soğurken büyümeyi hangi motor taşıyacak?
Çünkü ikinci çeyrekte tüketim harcamalarının yüzde 3,5 artması, sıkılaşma politikasına rağmen hanehalkı talebinin hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. Bu durum bir taraftan büyümeyi destekliyor, diğer taraftan dezenflasyon sürecinin neden kolay olmadığını anlatıyor.
Merkez Bankası talebi soğutmak için finansal koşulları sıkılaştırıyor. Ancak tüketici harcamaları tamamen durmuyor. Bunun arkasında ücretler, kredi kartları, geçmiş dönemde birikmiş tasarruflar, beklentiler ve hanehalkının gelecekte fiyatların daha da yükseleceğine yönelik algısı gibi birçok faktör bulunuyor.
Bu nedenle yüzde 3,5’lik tüketim büyümesi, yalnızca büyüme açısından değil, enflasyon açısından da kritik.
Ekonominin iç tüketim üzerinden büyümeye devam etmesi kısa vadede şirketlerin cirolarını ve ekonomik aktiviteyi destekleyebilir. Ancak tüketim güçlü kalmaya devam ederken üretim aynı hızda artmıyorsa bunun fiyatlar üzerinde yeniden baskı oluşturma ihtimali vardır. Bu nedenle ekonomi yönetiminin önündeki en zor denge, büyümeyi tamamen durdurmadan talebi enflasyonu yeniden hızlandırmayacak seviyeye çekmek.
Burada milli gelirin harcama kompozisyonu kadar üretim tarafındaki gelişmeler de önemli. Çünkü sürdürülebilir büyüme yalnızca tüketimle gerçekleşmez. Uzun vadede yatırım, ihracat, verimlilik ve üretim kapasitesinin artırılması gerekir.
Türkiye’nin önündeki asıl mesele de burada başlıyor.
İç tüketim ekonomiyi bugün taşıyabilir, ancak yarının büyümesini tek başına taşıyamaz.
Ekonominin yüzde 2-3 bandında büyümesi tek başına iyi veya kötü olarak değerlendirilemez. Türkiye gibi nüfusu ve işgücü büyüyen bir ekonomide kişi başına düşen refahın artması için toplam büyümenin nüfus artışının üzerinde gerçekleşmesi gerekiyor. Bu nedenle düşük büyüme dönemlerinde yalnızca GSYH’nin artıp artmadığına değil, kişi başına gelir, istihdam, verimlilik ve reel ücretlerdeki gelişmelere de bakmak gerekiyor.
İkinci çeyrekte cari fiyatlarla GSYH’nin yıllık yüzde 36 artarak 19 trilyon 869 milyar 747 milyon TL’ye ulaşması da bu açıdan tek başına fazla anlam ifade etmiyor. Yüksek enflasyon ortamında nominal büyümenin yüksek olması kaçınılmaz. Ekonominin gerçek performansını anlamak için zincirlenmiş hacim endeksindeki değişime bakmak gerekiyor. Oradaki yüzde 2,3’lük büyüme, ekonominin reel olarak ne kadar genişlediğini gösteriyor.
Dolar bazındaki GSYH’nin 438 milyar 347 milyon dolar seviyesinde gerçekleşmesi de kur hareketleri nedeniyle ayrıca değerlendirilmesi gereken bir veri. Nominal milli gelirin dolar karşılığındaki değişim, tek başına ekonominin üretim gücünü veya vatandaşların refahını göstermiyor.
Bütün bu rakamları bir araya getirdiğimizde ortaya ilginç bir tablo çıkıyor.
Türkiye ekonomisi henüz durgunluk içinde değil ancak eski büyüme hızından da oldukça uzak.
Yıllık büyümenin yüzde 4,8’den yüzde 2,3’e kadar gerilemesi ciddi bir ivme kaybına işaret ediyor. Buna karşılık mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış verideki yüzde 1,1’lik çeyreklik büyüme ekonominin tamamen frene basmadığını gösteriyor.
Bu nedenle bugün için “Türkiye ekonomisi resesyona giriyor” demek erken olabilir. Fakat “büyüme problemi yok” demek de mümkün değil.
Asıl kritik dönem önümüzdeki birkaç çeyrek olacak.
Çünkü tarımın ikinci çeyrekteki güçlü katkısının aynı ölçüde tekrarlanması beklenmemeli. İnşaat tarafındaki daralma finansal koşulların etkisini gösteriyor. Sanayi büyüyor ancak henüz güçlü bir ivme üretmiş değil. Tüketim ise hâlâ ekonominin en önemli desteklerinden biri.
Bu yapı bize büyümenin giderek daha pahalı hale geldiğini de söylüyor. Eğer büyüme ağırlıklı olarak tüketim üzerinden gerçekleşiyorsa, bunu finanse etmek için kredi, gelir veya tasarrufların kullanılması gerekiyor. Oysa dezenflasyon sürecinde amaç tam tersine finansal koşulları sıkı tutarak aşırı talebi sınırlamak.
Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin önündeki denklem oldukça zor: Enflasyonu düşürmek için talebi soğutmak gerekiyor; talebi soğuttuğunuzda ise büyüme yavaşlıyor.
Burada para politikasının yanında maliye politikası ve yapısal reformların önemi artıyor. Para politikasının tek başına hem enflasyonu düşürmesi hem büyümeyi yüksek tutması kolay değil. Büyümenin yeniden hızlanması isteniyorsa bunun tüketim kaynaklı değil, yatırım, ihracat, verimlilik ve üretim kapasitesi kaynaklı olması gerekiyor.
Özellikle yatırım tarafındaki gelişmeler kritik. Yüksek faiz ortamında şirketlerin yatırım kararlarını ertelemesi kısa vadede anlaşılabilir. Ancak uzun süre yatırım yapılmaması, orta vadede üretim kapasitesinin ve verimlilik artışının zayıflamasına neden olabilir. Bu da ekonominin potansiyel büyümesini aşağı çekebilir.
Türkiye’nin yalnızca “kaç büyüdüğü” değil, nasıl büyüdüğü sorusuna odaklanması gereken bir dönemdeyiz.
İkinci çeyrek verisi bu açıdan önemli bir uyarı niteliğinde. Tarım güçlü, sanayi sınırlı pozitif, inşaat negatif ve tüketim dirençli. Bu kompozisyon bize ekonominin henüz dengeli ve güçlü bir büyüme yapısına kavuşmadığını gösteriyor.
Önümüzdeki dönemde tüketimin daha fazla yavaşlaması halinde ekonominin büyümesini sürdürebilmesi için sanayi, ihracat ve yatırımların daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekecek. Eğer bu gerçekleşmezse büyüme oranının daha uzun süre yüzde 2-3 civarında kalması şaşırtıcı olmayacaktır.
Fakat burada olumlu bir ihtimal de var. Enflasyonun kalıcı biçimde aşağı gelmesi, finansal koşulların zaman içinde normalleşmesi ve güven ortamının güçlenmesi halinde yatırım döngüsü yeniden başlayabilir. Böyle bir senaryoda bugün yaşanan yavaşlama, daha sağlıklı bir büyüme döneminin hazırlık aşaması haline gelebilir.
Bunun gerçekleşmesi ise yalnızca faizlerin düşmesine bağlı değil. Şirketlerin önünü görebilmesi, krediye erişimin iyileşmesi, dış talebin destekleyici olması, kur politikasının öngörülebilirliği ve en önemlisi ekonomik programın güvenilirliğinin korunması gerekiyor.
Sonuç olarak ikinci çeyrek büyüme rakamını tek başına olumlu veya olumsuz olarak etiketlemek yerine, ekonominin geçirdiği dönüşümün bir parçası olarak okumak gerekiyor.
Türkiye ekonomisi büyüyor ama daha yavaş büyüyor. İç tüketim hâlâ direniyor, tarım güçlü bir destek sağlıyor, sanayi sınırlı da olsa pozitif kalıyor. Buna karşılık inşaat gibi faiz hassasiyeti yüksek sektörlerde baskı hissediliyor.
En önemli mesaj ise şu: Önümüzdeki dönemde büyümenin kalitesi, büyümenin kendisinden daha önemli olacak.
Çünkü yüzde 2,3 büyümek sorun olmayabilir; asıl sorun, yüzde 2,3’lük büyümenin hangi kaynaklarla üretildiğidir.
Eğer bu büyüme tüketim ağırlıklıysa sürdürülebilirliği sınırlı kalabilir. Eğer yatırım, üretim, ihracat ve verimlilik ağırlıklı bir yapıya dönüşürse daha düşük büyüme oranları bile ekonominin geleceği açısından çok daha sağlıklı olabilir.
Türkiye’nin önündeki hedef artık yalnızca büyümek değil; enflasyonu düşürürken, üretim kapasitesini artırarak ve verimliliği yükselterek büyümek. İkinci çeyrek verisi ise bu dönüşümün henüz tamamlanmadığını, ancak ekonominin tamamen frene de basmadığını gösteriyor.









