Borsa İstanbul’da Kâr Patlaması: Yüzde 87’lik Artış Ne Anlama Geliyor?

Borsa İstanbul'da kâr yüzde 87 arttı ancak artış bankalar ve enerjiden geldi; sanayi ve GYO zayıf, sürdürülebilirlik soru işareti.

Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin son çeyrek bilançoları, ekonominin nabzını tutmak açısından oldukça çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor. 545 şirketin toplam net dönem kârının bir yılda yüzde 87 artarak 243 milyar TL seviyesine ulaşması, ilk bakışta güçlü bir toparlanma ve büyüme sinyali olarak okunabilir. Ancak bu verinin satır aralarına indiğimizde, hikâyenin yalnızca büyümeden ibaret olmadığını; sektörler arası ciddi ayrışmaların ve sürdürülebilirlik tartışmalarının da öne çıktığını görüyoruz.

Öncelikle bu güçlü artışın lokomotifine baktığımızda, bankacılık sektörü, holdingler ve enerji şirketlerinin belirleyici rol oynadığını söylemek gerekiyor. Özellikle bankalar tarafında enflasyon muhasebesi uygulanmaması, kârlılık rakamlarını yukarı çeken önemli bir faktör oldu. Vakıfbank, İş Bankası, Akbank ve Yapı Kredi gibi büyük oyuncuların toplam kâra çift haneli katkılar sağlaması, finans sektörünün sistem içindeki ağırlığını bir kez daha gözler önüne serdi. Holdingler tarafında ise Koç ve Sabancı gibi devlerin katkısı, Türkiye ekonomisinde çeşitlendirilmiş iş modellerinin kriz dönemlerinde nasıl avantaj sağladığını gösteriyor.

Enerji tarafında Aydem Enerji’nin performansı ayrıca dikkat çekici. Şirketin önceki yılın aynı döneminde açıkladığı yüksek zarardan, zararın ciddi ölçüde daraldığı bir noktaya gelmesi bile tek başına toplam kâr artışına güçlü katkı sağladı. Bu durum, enerji sektöründe maliyet yönetimi ve fiyatlama dinamiklerinin ne kadar kritik olduğunu ortaya koyuyor.

Ancak bu parlak tablo herkes için geçerli değil. Demir-çelik, gayrimenkul yatırım ortaklıkları (GYO), gıda ve kimya sektörleri toplam kârlılığı aşağı çeken alanlar oldu. Özellikle Emlak Konut’un kârdan zarara geçmesi ve toplam kârı ciddi şekilde baskılaması, gayrimenkul sektöründe talep ve finansman koşullarının zorlaştığını açıkça gösteriyor. Benzer şekilde Ereğli Demir Çelik ve Sinpaş GYO gibi şirketlerin performansı da sanayi ve inşaat bağlantılı sektörlerdeki kırılganlığı ortaya koyuyor.

FAVÖK marjları tarafında ise ilginç bir ayrışma söz konusu. Girişim sermayesi, faktoring ve leasing sektörlerinde marj iyileşmesi görülürken; otomotiv yan sanayi, çimento ve dayanıklı tüketim gibi alanlarda ciddi gerilemeler yaşandı. Bu tablo, Türkiye ekonomisinde finansal hizmetlerin ve alternatif yatırım araçlarının giderek daha fazla öne çıktığını, buna karşılık üretim ve tüketim tarafında baskıların sürdüğünü düşündürüyor.

Öte yandan bankacılık sektörü için 2026’ya giriş pek de parlak sinyaller vermiyor. Ocak ayında net kârın aylık bazda yüzde 10 düşmesi, net faiz marjındaki 112 baz puanlık gerileme ve kredi-mevduat makasının daralması, sektörün kârlılık ivmesinde yavaşlama olabileceğine işaret ediyor. Üstelik takipteki kredi oranındaki artış ve karşılıkların yüzde 48 yükselmesi, risklerin birikmeye başladığını gösteriyor. Jeopolitik gelişmelerin de bu tabloya eklendiğini düşündüğümüzde, bankacılık sektörünün önümüzdeki dönemde daha temkinli bir performans sergilemesi sürpriz olmayacaktır.

Burada kritik soru şu: Bu yüzde 87’lik kâr artışı sürdürülebilir mi? Cevap oldukça karmaşık. Çünkü bu artışın önemli bir kısmı baz etkisi, enflasyon muhasebesi farklılıkları ve belirli sektörlerin olağanüstü performansından kaynaklanıyor. Yani geniş tabana yayılmış, dengeli bir büyümeden söz etmek zor. Özellikle sanayi ve üretim tarafındaki zayıflık, uzun vadede bu kârlılık artışının devamını zorlaştırabilir.

Bununla birlikte Türkiye ekonomisi açısından olumlu bir taraf da var. Şirketlerin büyük bir kısmı yüksek enflasyon, finansman maliyetleri ve küresel belirsizliklere rağmen kârlılıklarını artırmayı başardı. Bu da özel sektörün adaptasyon kabiliyetinin hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. Ancak bu gücün korunabilmesi için finansmana erişim, maliyet yönetimi ve iç talep dengesi kritik olmaya devam edecek.

Sonuç olarak, Borsa İstanbul’da açıklanan bu güçlü kâr artışı tek başına bir başarı hikâyesi değil; aynı zamanda ekonomideki yapısal ayrışmaların da bir yansıması. Finans ve enerji öne çıkarken, üretim ve gayrimenkul tarafındaki zayıflık dikkat çekiyor. Önümüzdeki dönemde bu dengenin nasıl şekilleneceği, hem piyasaların yönü hem de ekonomik büyümenin kalitesi açısından belirleyici olacak.