Ortadoğu’da ABD, İsrail ve İran ekseninde oluşan jeopolitik gerilim yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda küresel finansal piyasalarda fiyatlamaları kökten değiştirebilecek bir risk unsuru olarak öne çıkıyor. Böyle dönemlerde piyasaların en büyük sorunu “hangi senaryonun fiyatlanacağıdır”. Çünkü bir tarafta birkaç gün içinde sona erebilecek sınırlı bir çatışma ihtimali varken, diğer tarafta aylar hatta yıllar sürebilecek geniş çaplı bir savaş ihtimali bulunuyor. Bu kadar geniş bir senaryo aralığı varken yatırımcıların net bir öngörü oluşturması son derece zorlaşıyor. Bu nedenle böyle dönemlerde yatırımcı açısından en rasyonel yaklaşım taşınamayacak büyüklükte risk almamak ve portföy yönetiminde temkinli davranmaktır.
Piyasalarda belirsizlik arttığında ilk refleks riskten kaçıştır. Bu durum küresel yatırımcılar için de geçerlidir, yerli yatırımcılar için de. Son günlerde BIST 100 endeksinde görülen sert düşüşler ve özellikle bankacılık endeksindeki daha güçlü geri çekilmeler, piyasanın bu belirsizliği fiyatladığını açık biçimde gösteriyor. Ancak burada yalnızca jeopolitik risklerin değil, aynı zamanda makroekonomik beklentilerdeki değişimin de etkili olduğu görülüyor. Özellikle Türkiye ekonomisi açısından son iki yıldır piyasanın temel varsayımlarını oluşturan enflasyon ve faiz beklentilerinin yeniden şekillenmesi, değerlemeler üzerinde ciddi bir baskı yaratıyor.
Bankacılık hisselerindeki sert düşüşlerin arkasındaki temel nedenlerden biri de tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü bankalar, faiz beklentilerindeki değişime en hızlı tepki veren sektörlerin başında geliyor. Eğer piyasada faizlerin beklenenden daha yüksek seviyelerde kalacağı ya da yeniden yükselme ihtimali olduğu düşünülüyorsa, bu durum bankacılık hisselerinin değerlemelerinde aşağı yönlü bir baskı oluşturabiliyor. Son günlerde bankacılık endeksinin BIST 100’e göre daha sert düşmesi de piyasada güçlü bir faiz fiyatlamasının yapıldığına işaret ediyor.
Bu tablo aynı zamanda Türkiye’de son 1–2 yıldır hakim olan ana piyasa varsayımlarının değişmeye başladığını gösteriyor. Son dönemde yatırımcıların büyük bölümü enflasyonun düşeceği ve buna paralel olarak faizlerin de kademeli şekilde gerileyeceği bir senaryoya odaklanmıştı. Ancak jeopolitik riskler, enerji fiyatları ve küresel ekonomik gelişmeler bu beklentileri yeniden tartışmaya açmış durumda. Eğer küresel riskler artar ve emtia fiyatlarında yukarı yönlü bir baskı oluşursa, bu durum Türkiye’de enflasyon beklentilerini de yukarı çekebilir. Böyle bir senaryoda ise faizlerin beklenenden daha uzun süre yüksek kalması ihtimali gündeme gelebilir.
Yabancı yatırımcı davranışına bakıldığında da benzer bir temkinli yaklaşım görülüyor. Son yıllarda Türkiye piyasalarına sınırlı ölçüde geri dönmeye başlayan yabancı yatırımcıların, belirsizliğin arttığı dönemlerde risklerini azaltmaları oldukça normaldir. Küresel fonlar genellikle risk iştahı düştüğünde gelişmekte olan piyasalardaki pozisyonlarını küçültme eğilimindedir. Bu nedenle önümüzdeki süreçte yabancı yatırımcıların Türkiye piyasasında bir miktar daha risk azaltması sürpriz olmayacaktır.
Faiz beklentilerindeki değişimin bir diğer etkisi de hisse senedi değerlemelerinde ortaya çıkıyor. Finans teorisine göre faiz oranları yükseldiğinde, şirketlerin gelecekteki nakit akımlarının bugünkü değeri düşer. Bu nedenle yüksek faiz ortamı genellikle hisse senetleri için baskılayıcı bir faktör olarak görülür. Türkiye’de de son dönemde görülen satışların arkasında kısmen bu mekanizma bulunuyor. Piyasa, yeni faiz varsayımlarına göre şirket değerlerini yeniden hesaplamaya çalışıyor.
Öte yandan yerli yatırımcı açısından da oldukça karmaşık bir dönemden geçildiği söylenebilir. Türkiye’de bireysel yatırımcı sayısı son yıllarda ciddi biçimde arttı ve Borsa İstanbul’da işlem hacminin önemli bir kısmı artık yerli yatırımcılardan geliyor. Ancak jeopolitik risklerin arttığı ve faiz beklentilerinin değiştiği bir ortamda yatırımcıların karar vermesi daha da zorlaşıyor. Çünkü alternatif yatırım araçları arasında faiz, altın ve döviz gibi seçenekler de güçlü bir rekabet oluşturuyor. Bu durum yatırımcıların portföy tercihlerinde kararsızlık yaratabiliyor.
Bu nedenle birçok piyasa uzmanı önümüzdeki dönemde BIST 100 endeksinin belirli bir bant içinde dalgalanabileceği görüşünü dile getiriyor. Yani piyasanın bir süre yön bulmakta zorlanması ve yukarı ya da aşağı güçlü bir trend oluşturamaması oldukça olası görünüyor. Böyle dönemler genellikle “bekle-gör” piyasaları olarak adlandırılır. Yatırımcıların önemli bir bölümü net bir makroekonomik tablo oluşana kadar temkinli davranmayı tercih eder.
Ancak tüm bu belirsizliklere rağmen unutulmaması gereken önemli bir gerçek de vardır: Finansal piyasalar belirsizlikleri zaman içinde sindirir ve yeni denge noktalarını oluşturur. Jeopolitik riskler, faiz beklentileri ve küresel ekonomik gelişmeler kısa vadede piyasaları sert şekilde etkileyebilir. Fakat uzun vadede şirketlerin temel performansı, kârlılıkları ve büyüme potansiyelleri belirleyici olmaya devam eder.
Bu nedenle yatırımcılar açısından en sağlıklı yaklaşım, kısa vadeli dalgalanmaların yarattığı psikolojik baskıya kapılmadan risk yönetimine odaklanmak ve portföylerini çeşitlendirmek olacaktır. Özellikle belirsizlik dönemlerinde tek bir varlık sınıfına yoğunlaşmak yerine dengeli bir portföy oluşturmak daha sağlıklı sonuçlar verebilir. Ayrıca kaldıraçlı işlemlerden kaçınmak ve likidite yönetimine dikkat etmek de bu tür dönemlerde büyük önem taşır.
Sonuç olarak Borsa İstanbul şu anda üç farklı dinamiğin kesişim noktasında bulunuyor: jeopolitik riskler, değişen faiz beklentileri ve yatırımcı davranışındaki dönüşüm. Bu üç unsur netleşmeden piyasada güçlü ve kalıcı bir trend oluşması zor görünüyor. Bu nedenle önümüzdeki süreçte yatırımcıların sabırlı olması, risklerini iyi yönetmesi ve piyasayı soğukkanlılıkla takip etmesi her zamankinden daha önemli hale gelmiş durumda.











