Son iki yılda küresel piyasaların en güçlü yatırım temalarından biri hiç kuşkusuz yapay zekâ devrimi oldu. Özellikle yarı iletken üreticileri, veri merkezi şirketleri, bulut bilişim sağlayıcıları ve büyük teknoloji firmalarının öncülüğünde yaşanan yükseliş, birçok endeksin tarihi zirvelere ulaşmasını sağladı. Son dönemde teknoloji hisselerinde görülen satışlar ise “Yapay zekâ hikâyesi sona mı eriyor?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Ancak mevcut veriler ve piyasa dinamikleri, bunun için henüz erken olduğunu gösteriyor.
Bugünkü tabloya bakıldığında yaşanan geri çekilmelerin önemli bölümünü kâr realizasyonu, sektör rotasyonu ve yatırımcıların portföylerinde nakit oranını artırma isteği ile açıklamak daha doğru görünüyor. Uzun süre kesintisiz yükselen varlıklarda belirli dönemlerde soluklanma yaşanması finansal piyasaların doğal işleyişinin bir parçasıdır. Üstelik yapay zekâ yatırımlarını besleyen temel dinamiklerde henüz belirgin bir zayıflama bulunmuyor.
Büyük teknoloji şirketleri veri merkezi yatırımlarını artırmaya devam ediyor. Çip üreticileri yüksek sipariş almaya devam ederken, şirketlerin üretken yapay zekâ uygulamalarına ayırdığı bütçeler de büyüyor. Yazılım sektöründe yapay zekâ entegrasyonu artık rekabet avantajı olmaktan çıkıp temel bir zorunluluk hâline geliyor. Dolayısıyla yapay zekâ tarafında zirvenin görüldüğünü söylemek için henüz yeterli veri bulunmuyor. Aksine piyasa, aşırı yükselişlerin ardından daha sağlıklı fiyat seviyeleri oluşturmaya çalışıyor.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir unsur da yapay zekânın uzun vadeli makroekonomik etkileri. Yapay zekâ verimliliği artıran, maliyetleri düşüren ve üretim süreçlerini hızlandıran bir teknoloji olarak orta ve uzun vadede deflatif etki oluşturma potansiyeline sahip. Daha düşük üretim maliyetleri, daha verimli hizmet sektörü ve otomasyon sayesinde birçok alanda fiyat baskılarının azalması mümkün olabilir. Bu nedenle yapay zekâ yalnızca teknoloji şirketlerinin değil, para politikalarının da geleceğini etkileyecek temel başlıklardan biri hâline geliyor.
Tam da bu noktada gözler yeniden ABD Merkez Bankası’na çevriliyor. Küresel piyasaların en önemli fiyatlama unsuru hâline gelen Fed politikaları, önümüzdeki dönemde de sermaye akımlarını belirlemeyi sürdürecek gibi görünüyor. Son dönemde bazı üyelerden gelen görece şahin açıklamalar piyasalarda faiz artışı ihtimalini zaman zaman gündeme taşısa da mevcut ekonomik görünüm böyle bir senaryoyu güçlü şekilde desteklemiyor.
Fed’in bir sonraki büyük adımının faiz artırımı değil, faiz indirimi olması daha olası görünüyor. Enflasyondaki kademeli yavaşlama, büyüme hızındaki normalleşme ve iş gücü piyasasında görülen denge arayışı, para politikasının zaman içerisinde daha destekleyici bir çizgiye kayabileceğine işaret ediyor. Elbette Fed, faiz indirimlerinde acele etmek istemeyecektir. Ancak bugün itibarıyla faiz artırımı için gerekli ekonomik koşulların oluştuğunu söylemek de oldukça güç.
Fed’in gelecekte faiz indirimine yönelmesi hâlinde bunun en önemli yansımalarından biri DXY Dolar Endeksi üzerinde görülebilir. Kısa vadede küresel belirsizlikler nedeniyle doların sınırlı ölçüde güçlenmesi mümkün olsa da orta vadede faiz farklarının daralmasıyla birlikte doların yeniden değer kaybetmeye başlaması şaşırtıcı olmayacaktır.
Doların zayıfladığı dönemler tarihsel olarak gelişmekte olan ülke varlıklarını destekleyen en önemli faktörlerden biri olmuştur. Çünkü yatırımcılar daha düşük dolar faizi ortamında daha yüksek getiri sunan ülkelere yönelmektedir. Bu nedenle Emerging Markets olarak adlandırılan gelişmekte olan piyasalarda carry trade işlemlerinin bir süre daha cazibesini koruması beklenebilir.
Carry trade’in temel mantığı oldukça basittir. Yatırımcı düşük faizli para biriminden borçlanıp yüksek faiz sunan ülkelere yatırım yapar. Küresel risk iştahının güçlü olduğu dönemlerde bu strateji önemli sermaye girişleri oluşturabilir. Ancak aynı sermaye akımlarının oldukça hızlı şekilde çıkış yapabilmesi de bu sistemin en büyük risklerinden biridir.
Türkiye de son dönemde bu sürecin önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Yüksek politika faizi, Türk lirasındaki görece istikrar ve reel getiri beklentisi yabancı yatırımcıların ilgisini artırdı. Bunun sonucunda döviz rezervleri desteklenirken finansal piyasalarda da belirli ölçüde istikrar sağlandı.
Ancak carry trade kalıcı bir büyüme modeli değildir. Aksine geçici sermaye hareketlerine dayalı olduğu için doğru zamanda kontrollü şekilde normalleşmesi gerekir. Uzun süre devam eden yoğun sermaye girişleri Türk lirasının reel olarak aşırı değerlenmesine yol açabilir. Bunun sonucunda ihracatçıların rekabet gücü azalırken üretici maliyetleri yükselir, bütçe dengesi üzerinde baskılar oluşabilir ve iç tüketim farklı kanallardan olumsuz etkilenebilir.
Ekonomi tarihine bakıldığında birçok ülkede uzun süre baskılanan döviz kurlarının sonunda sert düzeltmeler yaşadığı görülmektedir. Elbette her süreç aynı sonucu doğurmaz. Ancak kurun ekonomik gerçeklerden uzun süre ayrışması durumunda risklerin arttığı da inkâr edilemez.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye açısından en kritik başlıklardan biri, para politikasındaki normalleşmenin zamanlaması olacaktır. Eylül ayı itibarıyla haftalık fonlama sistemine dönüşün ardından başlayabilecek kontrollü faiz indirimleri, hem finansal istikrarı koruyabilir hem de ekonomik aktivite üzerindeki faiz baskısını azaltabilir. Böyle bir senaryoda Ocak-Nisan döneminde carry trade getirilerinin kademeli biçimde gerilemesi de oldukça doğal karşılanacaktır.
Fakat burada asıl belirleyici unsur yine enflasyon olacaktır. Türkiye ekonomisinin uzun yıllardır mücadele ettiği temel sorunlardan biri enflasyonun katılığıdır. Fiyat artışları yalnızca maliyetlerden değil, beklentilerden de beslenmektedir. Toplumun, üreticinin ve yatırımcının gelecekte düşük enflasyona gerçekten inanmadığı bir ortamda fiyatlama davranışlarının kalıcı biçimde değişmesi oldukça güçleşmektedir.
İşte bu nedenle yalnızca yüksek faiz uygulayarak kalıcı biçimde tek haneli enflasyona ulaşmak kolay görünmüyor. Faiz, enflasyonla mücadelede güçlü bir araçtır; ancak tek başına yeterli değildir. Vergi sistemi, kamu maliyesi disiplini, gelir dağılımı, üretim verimliliği, rekabet ortamı, hukuk güvenliği, yatırım iklimi ve yapısal reformlar aynı anda ilerlemediği sürece enflasyonun köklü biçimde düşürülmesi oldukça zor olacaktır.
Bu açıdan bakıldığında mevcut programı yalnızca bir dezenflasyon programı olarak değerlendirmek eksik kalır. Program aynı zamanda bir finansal istikrar programıdır. Yüksek faizler sayesinde döviz talebi dengelenmekte, kur oynaklığı azaltılmakta ve yabancı sermaye girişleri desteklenmektedir. Böylece enflasyonun en sert kısmı törpülenebilmektedir.
Ancak kronik enflasyonun temel nedenleri çözülmediği sürece yalnızca para politikasıyla kalıcı başarı elde etmek mümkün olmayacaktır. Beklentilerin yönetilebilmesi, para politikası kadar maliye politikasının, yapısal reformların ve kurumsal güvenin de güçlendirilmesini gerektiriyor. Enflasyonla mücadelede güven duygusu yeniden inşa edilmeden fiyatlama davranışlarının tamamen değişmesi kolay görünmüyor.
Önümüzdeki dönemde küresel piyasalar açısından belirleyici olacak başlıklar Fed’in faiz patikası, dolar endeksinin yönü ve yapay zekâ yatırımlarının sürdürülebilirliği olacak. Türkiye açısından ise bunlara ek olarak enflasyonun seyri, faiz indirimlerinin zamanlaması, carry trade’in kontrollü normalleşmesi ve yapısal reformların hayata geçirilme hızı kritik önem taşıyacak.
Sonuç olarak dünya ekonomisi yeni bir dönüşüm döneminden geçiyor. Yapay zekâ üretim yapısını değiştirirken, merkez bankaları para politikasında yeni bir denge arıyor. Türkiye ise aynı anda hem fiyat istikrarını sağlamaya hem de büyümeyi desteklemeye çalışıyor. Başarıya ulaşmanın yolu yalnızca faizden veya kurdan değil; öngörülebilir ekonomi politikaları, güçlü kurumlar, üretken yatırımlar, verimlilik artışı ve kapsamlı yapısal reformlardan geçiyor. Kalıcı refahın temelinde geçici sermaye hareketleri değil, sürdürülebilir üretim gücü ve güven veren ekonomik yönetim anlayışı yer alacaktır.











