Türkiye’de hayat pahalılığı artık yalnızca istatistik tablolarında görülen bir sorun olmaktan çıkmış, her evin mutfağına, her cüzdanın içine yerleşmiş yakıcı bir gerçekliğe dönüşmüştür. TÜRK-İŞ’in ocak ayı araştırması bu gerçeği rakamlarla değil, adeta bir çığlıkla ortaya koymaktadır. Aylık mutfak enflasyonunun yüzde 3,58, yıllık bazda ise yüzde 41,08 olarak ölçülmesi, gıdaya erişimin bile hızla zorlaştığını göstermektedir. Daha çarpıcı olan ise, dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı beslenebilmek için ayda 31 bin 224 TL harcamak zorunda kalmasıdır.
Bu rakam, Türkiye’de asgari ücretin ve geniş kesimlerin aldığı maaşların, insan onuruna yakışır bir yaşamı karşılamaktan ne kadar uzaklaştığını açıkça göstermektedir. Açlık sınırının 31 bin lirayı aşması, çalışmanın yoksulluktan kurtulmaya yetmediği bir ekonomik düzene işaret etmektedir. Bugün milyonlarca insan için mesele artık “nasıl daha iyi yaşarım” sorusu değil, “nasıl hayatta kalırım” sorusudur.
Yoksulluk sınırının 101 bin 706 TL seviyesine yükselmesi ise, sorunun yalnızca gıda fiyatlarından ibaret olmadığını ortaya koymaktadır. Kira, elektrik, su, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel giderler, hanelerin bütçesinde geri dönülmez yaralar açmaktadır. Büyükşehirlerde ortalama bir ev kirasının asgari ücreti aşması, barınmanın dahi lüks haline geldiğini göstermektedir. İnsanlar artık gelirlerini yaşamlarını geliştirmek için değil, borçlarını çevirebilmek için kullanmaktadır.
TÜRK-İŞ’in açıkladığı bir diğer kritik veri ise, bekâr bir çalışanın aylık yaşam maliyetinin 40 bin 540 TL’ye çıkmış olmasıdır. Bu rakam, tek başına yaşayan bir bireyin bile mevcut ücret seviyeleriyle ay sonunu getirmekte zorlandığını ortaya koymaktadır. Aile kurmak, çocuk sahibi olmak, hatta gelecek planı yapmak giderek hayal olmaktadır.
Bu tablo, Türkiye’de ücret politikalarının enflasyonun gerisinde kaldığını ve gelir dağılımındaki bozulmanın derinleştiğini göstermektedir. Enflasyon yalnızca fiyatları artırmakla kalmamakta, aynı zamanda toplumun umutlarını da eritmektedir. Ücretliler, sabit gelirliler ve emekliler her ay biraz daha fakirleşirken, alım gücündeki düşüş toplumsal huzursuzluğu beslemektedir.
Ekonomide sıkça dile getirilen “dezenflasyon süreci” vatandaşın cebinde henüz karşılık bulmamaktadır. Çünkü insanlar enflasyonu TÜİK tablolarından değil, market raflarından ölçmektedir. Markete giren bir vatandaş, rakamların ne söylediğine değil, kasada ödediği tutara bakmaktadır. Ve o tutar her geçen ay daha da kabarmaktadır.
Bu noktada sadece enflasyonla mücadele etmek yetmemektedir. Adil gelir dağılımını sağlayacak ücret politikaları, güçlü sendikal yapı, etkin denetim mekanizmaları ve üretimi destekleyen yapısal reformlar olmadan bu tabloyu tersine çevirmek mümkün değildir. Aksi halde açıklanan her yeni veri, toplumun geniş kesimleri için yeni bir hayal kırıklığına dönüşecektir.
Türkiye bugün bir “geçim ekonomisi”nden çok, bir “direnim ekonomisi” içindedir. İnsanlar hayatlarını yaşamak için değil, sürdürebilmek için mücadele etmektedir. Bu sürdürülebilir bir durum değildir. Çünkü sürekli yoksullaşan bir toplumda ne ekonomik büyüme kalıcı olur ne de sosyal barış korunabilir.
TÜRK-İŞ’in açıkladığı veriler, yalnızca bir sendikal rapor değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal uyarıdır. Bu uyarı dikkate alınmadığı sürece, rakamlar yükselmeye, sofralar küçülmeye, umutlar ise azalmaya devam edecektir. Ve en acısı da, yoksulluğun giderek normalleştiği bir ülke gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacağız.











