Gelir Baskısı Derinleştikçe Ekonomide Erişebilirlik Kaçınılmaz Hale Geliyor

Gelir baskısı politikası halkın satın alma gücünü eriterek temel mal ve hizmetlere erişimi giderek zorlaştırıyor; kriz derinleşiyor.

Ekonominin temel işleyişinde mal ve hizmetlere erişim, yalnızca o mal ve hizmetlerin var olmasıyla değil, insanların bu mallara ulaşmasını sağlayacak gelir düzeyiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu son derece basit ama bir o kadar da hayati bir gerçektir. Arz ne kadar zengin olursa olsun, talep tarafında yeterli satın alma gücü yoksa ekonomi kendi içinde bir kısır döngüye girer. Üretilen mal satılamaz, satılamayan mal için yeni yatırım yapılmaz, yatırım yapılmayan sektörde istihdam artmaz ve gelirler daha da baskılanır. Türkiye bugün tam da bu döngünün içinde derinleşen bir süreçle yüzleşmektedir.

Son dönemde izlenen gelirler politikası, geniş halk kitlelerinin reel gelirini ciddi ölçüde aşağı çekmiştir. Dezenflasyon programının tasarım amacı bu olmayabilir; hatta tam tersine, enflasyonu kısa sürede dizginleyerek satın alma gücünü yeniden tesis etmek hedeflenmiş olabilir. Ne var ki enflasyonla mücadele öngörülen zaman diliminde tamamlanamayınca ve verilen sözler hayata geçirilemeyince, ekonomi yönetimi kendini bir çıkmazın ortasında buldu. Ücretleri ve diğer hane halkı gelirlerini baskılamak, kısa vadede talebi frenleyerek enflasyona karşı bir denge noktası yaratma çabası olarak görüldü. Ancak bu çabanın bedeli, toplumun büyük çoğunluğunun gündelik yaşam standartlarından ödün vermesi pahasına geldi.

Reel ücretlerin enflasyonun gerisinde kaldığı her ay, çalışan kesimin fiili satın alma gücü erimektedir. Asgari ücretin yılda bir ya da iki kez güncellenmesi, aylık enflasyon baskısının yıllık dilimlerle telafi edilmeye çalışılması anlamına gelir ki bu, yapısal bir yetersizliğin kabul edilmesi demektir. Sabit gelirliler, emekliler ve enformel sektörde çalışanlar için tablo çok daha ağırdır. Bu kesimlerin gelirleri nominal olarak artsa bile reel anlamda sürekli erimekte, temel ihtiyaçlara —gıda, enerji, kira, sağlık— ayrılan pay toplam harcamalar içinde giderek büyümektedir. Geriye kalan harcanabilir gelir ise her geçen ay daha küçük bir dilime sıkışmaktadır.

Erişebilirlik krizinin en çarpıcı tezahürü konut ve kira piyasasında yaşandı. Büyük şehirlerde kira artışları ücret artışlarının çok üzerinde seyretti; bu durum geniş kitleleri ya şehrin çeperlerine, ya da birden fazla haneyi aynı çatı altında yaşamaya zorladı. Gıda harcamaları söz konusu olduğunda ise temel besin maddelerine erişimin bir refah göstergesi olmaktan çıkıp bir mücadele alanına dönüştüğü görülmektedir. Marketlerde ucuz ürünlere yöneliş, et ve süt ürünleri tüketimindeki düşüş, bu tablonun istatistik rakamların ötesindeki insan yüzüdür.

Gelir baskısının ekonomik sonuçları salt bireysel yoksullaşmayla sınırlı kalmaz; toplam talebi aşağı çekerek büyüme dinamiklerini de zedeler. İç tüketimin lokomotif olmaya devam ettiği bir ekonomide, hane halkı harcamalarının daralması üretim, istihdam ve vergi gelirleri üzerinde zincirleme olumsuz etkiler yaratır. Ekonomi yönetimi bir yanda enflasyonu düşürmeye çalışırken öte yanda tüketimi canlı tutmaya ihtiyaç duyduğu çelişkili bir denklemle karşı karşıya kalmaktadır. Bu denklemi çözmeden yalnızca faiz ve döviz araçlarıyla sürdürülebilir bir istikrar inşa etmek son derece güçtür.

Burada göz ardı edilen bir boyut daha vardır: gelir dağılımındaki bozulma. Enflasyon, sabit gelirli kesimlerden varlık sahiplerine doğru örtük bir servet transferi yaratır. Mevduatı, gayrimenkulü ya da döviz varlığı olan kesimler enflasyonist ortamdan görece korunurken, yalnızca emek geliriyle geçinen kesimler bu süreçten en fazla zarar gören taraf olmaktadır. Uzun soluklu bir gelir baskısı politikası, büyüme meyvelerinin toplumun tamamına değil yalnızca belirli kesimlere ulaştığı, içe kapanık ve kırılgan bir ekonomik yapıyı kalıcı hale getirir.

Çözüm, salt ücret artışlarını hızlandırmaktan ibaret değildir; böyle bir yaklaşım yeni bir maliyet enflasyonu dalgasını tetikleyebilir. Asıl yapılması gereken, enflasyonu kalıcı biçimde dizginleyecek yapısal adımları atarken gelir politikasını bu süreçle koordineli yürütmek, yani satın alma gücünü korumanın bir yan etki değil, programın bizzat hedefi olarak konumlandırmaktır. Erişebilirlik yalnızca ekonomik bir kavram değil, aynı zamanda toplumsal bir sözleşmenin güvencesidir. O güvence zayıfladığında, rakamların büyüme gösterdiği bir tabloda bile toplumsal refahın gerilediğini hissetmek mümkün hale gelir — ve Türkiye bugün tam da bu hissin yaygınlaştığı bir eşikte durmaktadır.