Küresel Piyasalar, İnsan Hakları ve ABD Emperyalizmi

Küresel düzende sermaye tahakkümü, emperyal şiddet ve insan hakları retoriği iç içe geçmiş durumda; sistem derin bir meşruiyet krizi yaşıyor.

Neoliberal küreselleşmenin altın çağı olarak selamlanan 21. yüzyıl, milyarlarca insan için meşruiyetini yitirmiş, derin çatlakların eşiğinde bir düzene dönüşmüştür. Bu düzenin merkezinde, ekonomik, askeri ve kültürel araçlarla tahakkümünü sürdürmeye çalışan ABD emperyalizmi bulunuyor. Bu sistem, küresel piyasaların işleyişi ile insan hakları retoriği ve ihlalleri arasında derin ve kurucu bir çelişki barındırıyor. İnsanlık, piyasa güçlerinin dizginsiz tahakkümü ile emperyal hegemonyanın yarattığı eşitsizlik ve şiddet sarmalında yol almaya devam ediyor.

ABD emperyalizminin kökleri, bir yerleşimci sömürge devleti olarak kuruluşuna kadar uzanır. Tarihi, yerli halkların topraklarının ilhakı, kaynakların sömürülmesi ve emeğin istismarı üzerine inşa edilmiştir. 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları üzerinde, dünya servetinin yaklaşık yarısını kontrol eden bir süper güç olarak yükseldi. Soğuk Savaş stratejisi, Sovyetler Birliği’ni “çevreleme” adı altında, Latin Amerika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar sayısız ülkede askeri müdahaleler, darbe destekleri ve otoriter rejimlerle ittifaklar kurmayı meşru kıldı. Vietnam’da olduğu gibi, bu müdahaleler çoğu zaman kitlesel yıkım ve insani trajedilere yol açtı.

Küresel egemenliğini kalıcı kılmak için ABD’nin en etkili araçlarından biri, neoliberal ekonomik düzendir. 1970’lerdeki krizden sonra bir çıkış yolu olarak yükselen neoliberalizm, sermayenin sınırlar ötesinde serbestçe dolaşımı, devlet mülkiyetinin tasfiyesi ve sosyal harcamaların kemer sıkma politikalarıyla budanması anlamına geliyordu. Bu model, ABD’ye, doların rezerv para birimi statüsü ve Wall Street merkezli finansal sistem sayesinde, açıklarını tüm dünyaya eksternalize etme imkanı tanıdı. Gelişmekte olan ülkeler, yüksek faizli borç tuzağına düşürülerek, kamu varlıklarının özelleştirilmesi ve ekonomilerinin Batılı şirketler için ucuz hammadde ve emek kaynağına dönüştürülmesi sürecine zorlandı. Türkiye gibi ülkelerde bu politikalar, emeğe yönelik sistematik bir saldırı, ücretlerin baskılanması, sendikal hakların tırpanlanması ve kitlesel yoksullaşma olarak tezahür etti. 2025 yılı, işçi sınıfının en temel geçim araçlarına ulaşmakta dahi giderek zorlandığı bir yıl olarak kayda geçti.

İnsan hakları, bu emperyal projede temel bir paradoks ve araç işlevi gördü. ABD, kendisini dünyanın özgürlük ve hakların baş savunucusu ilan ederken, aynı zamanda bu hakları, nüfuzu altındaki topraklarda ve insanlar üzerinde sistematik olarak reddeden veya askıya alan bir güç olagelmiştir. Tarih, ABD’nin “insan” ve “insan-olmayan” kategorileri yaratarak, ikincilere ait olduğunu düşündüğü toplulukları temel haklardan mahrum bıraktığını gösteriyor. Yerli Amerikalılar, siyahiler, “yabancı topraklardaki koyu tenli ırklar” bu kategorilendirmenin kurbanları oldu. Soğuk Savaş döneminde, medeni haklar mücadelesi kazanımları bile, ABD’nin komünizme karşı küresel imajını parlatan bir “yumuşak güç” aracı olarak kullanıldı. İnsan hakları söylemi, çoğu zaman, emperyal müdahaleleri meşrulaştırmak ve köklü küresel eşitsizliklerin yapısal nedenlerini görünmez kılmak için bir kalkan işlevi gördü.

Kültür ve medya, bu emperyal tahakkümün görünmez ordularıdır. Medya emperyalizmi olarak adlandırılan bu süreçte, Hollywood filmleri, Amerikan televizyon dizileri ve sosyal medya platformları, bireycilik ve tüketimcilik gibi Batılı değerleri küresel ölçekte pazarlayan birer taşıyıcı rolü üstlendi. Bu, yerel kültürleri aşındırarak, küresel bir homojenleşmeye yol açma tehlikesi taşır. Ancak, Al Jazeera etkisi örneğinde görüldüğü gibi, bu tek yönlü akışa direniş ve alternatif perspektiflerin yükselişi de söz konusudur.

Bugün, ABD emperyalizmi ve onun kurduğu neoliberal düzen derin bir krizle yüzleşiyor. Çin’in devlet güdümlü ekonomik modelle yükselişi, üretimdeki payını 2004’te %9’dan 2023’te %29’a çıkarırken, ABD’nin payının aynı dönemde %25’ten %16’ya düşmesi, ekonomik hegemonyanın aşınmasının somut göstergesidir. Pandemi, kamusal sağlık sistemlerinin neoliberal tasfiyesinin insani maliyetini tüm çıplaklığıyla ortaya serdi. ABD, ekonomik rekabet gücündeki bu gerilemeyi, askeri ve siyasi gücüne daha fazla yaslanarak, NATO’yu genişleterek ve Asya’da yeni güvenlik paktları kurarak telafi etmeye çalışıyor. Ukrayna’daki savaş, Avrupa’yı ABD’ye daha bağımlı hale getirirken, küresel bir bloklaşmayı da derinleştiriyor.

Sonuç olarak, küresel piyasaların bugünkü yapısı, insan hakları ihlalleri ve ABD emperyalizmi ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır. Finans kapitalin küresel tahakkümü, emperyal askeri aygıt tarafından korunmakta; insan hakları söylemi ise bu tahakkümün meşruiyet zırhını oluşturmaktadır. Ancak bu düzen, kendi iç çelişkileri ve yarattığı kitlesel yoksulluk ve meşruiyet krizi nedeniyle sallantıdadır. Gelecek, bu çürümüş düzeni aşacak yeni bir uluslararası dayanışma ve adalet arayışının, yoksa onun daha vahşi ve otoriter versiyonlarının mı sahne alacağı sorusuyla karşı karşıyadır.