Fed Yol Ayrımında: İndirim Döngüsü Biterken Yeni Riskler Kapıda

Fed’de faiz indirimi süreci belirsizleşti. Enflasyon, savaş ve işsizlik verileri politika yönünü karmaşık hale getiriyor.

ABD Merkez Bankası’nın para politikasında yön arayışı, son dönemde küresel piyasalarda en kritik başlıklardan biri haline geldi. Resmi projeksiyonlar yılın geri kalanı için faiz indirimi sinyali vermeye devam etse de, sahadaki ekonomik gerçekler ve jeopolitik gelişmeler bu senaryoyu giderek daha kırılgan hale getiriyor. Özellikle İran ile yaşanan savaşın tetiklediği enerji fiyatlarındaki yükseliş ve ticaret tarifelerinin yeniden enflasyonist baskı yaratması, Fed’in uzun süredir sürdürdüğü dezenflasyon sürecini sekteye uğratma riski taşıyor. Buna bir de iş gücü piyasasındaki zayıflama eklendiğinde, ortaya son derece karmaşık ve çelişkili bir tablo çıkıyor.

Eylül 2024’te başlayan ve toplamda altı faiz indirimiyle devam eden gevşeme döngüsü, bugün itibarıyla adeta bir duraksama evresine girmiş durumda. Piyasalar bir yandan Fed’in yıl içinde en az bir indirim daha yapabileceğini fiyatlarken, diğer yandan uzun vadeli faizlerdeki sert yükseliş dikkat çekiyor. Bu yükseliş yalnızca teknik bir hareket değil; aynı zamanda yatırımcıların geleceğe dair enflasyon ve faiz beklentilerini yukarı yönlü revize ettiğini gösteriyor. Daha çarpıcı olan ise, artık piyasalarda faiz indirimi kadar küçük bir faiz artışı ihtimalinin de konuşulmaya başlanması. Bu durum, Fed’in iletişiminde ve piyasa algısında önemli bir kırılmaya işaret ediyor.

Fed yetkililerinden gelen açıklamalar da bu belirsizliği pekiştiriyor. Daha önce görece güvercin bir duruş sergileyen isimlerin dahi söylemlerini sertleştirmesi dikkat çekici. Lisa Cook’un enerji maliyetleri üzerinden yükselen enflasyon riskine vurgu yapması, Fed’in fiyat istikrarı konusundaki hassasiyetini bir kez daha ortaya koyarken; Austan Goolsbee’nin hem indirim hem artış ihtimalini aynı anda dile getirmesi, politika setinin ne kadar esnek ama bir o kadar da kararsız bir zeminde ilerlediğini gösteriyor. Benzer şekilde, daha önce güçlü bir indirim savunucusu olan Christopher Waller’ın temkinli bir pozisyona geçmesi, Fed içindeki dengelerin yeniden şekillendiğine işaret ediyor.

Mart ayına ait nokta grafiği her ne kadar yıl içinde bir faiz indirimi daha öngörse de, bu verinin eskisi kadar güçlü bir yönlendirme aracı olmadığı açıkça ifade ediliyor. Jerome Powell’ın nokta grafiğinin ihtiyatla değerlendirilmesi gerektiğini vurgulaması ve Mary Daly’nin bu projeksiyonların yanıltıcı olabileceğine dikkat çekmesi, Fed’in ileriye dönük yönlendirme gücünün zayıfladığını düşündürüyor. Bu durum, piyasalarda oynaklığı artıran en önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.

Makro veriler cephesinde ise çelişkili bir görünüm hakim. Enflasyon, Fed’in tercih ettiği ölçütlere göre hâlâ %3 seviyesinde ve hedefin üzerinde kalmaya devam ediyor. Bu, para politikasının sıkı kalmasını gerektiren bir unsur. Ancak diğer tarafta Şubat ayında 90 binin üzerinde istihdam kaybı yaşanması ve işsizliğin %4,4’e yükselmesi, ekonomik aktivitede soğuma sinyalleri veriyor. Fed’in klasik ikilemi burada tüm netliğiyle ortaya çıkıyor: Enflasyonla mücadele mi, yoksa büyümeyi destekleme mi?

Küresel yatırım bankalarının beklentileri de bu belirsizliğe paralel olarak revize ediliyor. Nomura’nın faiz indirimi tahminlerini yılın ikinci yarısına ertelemesi, yalnızca jeopolitik risklerin değil aynı zamanda Fed içindeki liderlik dinamiklerinin de politika üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Özellikle başkanlık sürecine ilişkin belirsizlikler, para politikasının zamanlaması açısından yeni riskler yaratıyor. Buna rağmen kurumların genel yaklaşımı, Fed’in iş gücü piyasasındaki zayıflıklara karşı hâlâ asimetrik bir şekilde gevşemeye daha yatkın olduğu yönünde.

Faiz oranlarının mevcut seviyesine bakıldığında ise ayrı bir tartışma alanı ortaya çıkıyor. Eylül 2024’ten bu yana yaklaşık 2 puanlık düşüşle %3,5-3,75 aralığına gerileyen politika faizi, bazı Fed yetkililerine göre artık nötr seviyeye ulaşmış durumda. Ancak bu konuda da fikir birliği yok. Philip Jefferson faizin nötr aralıkta olduğunu savunurken, Thomas Barkin mevcut seviyenin hâlâ nötrün üst bandında yer aldığını belirtiyor. Bu görüş ayrılığı, Fed’in bundan sonraki adımlarında veri bağımlılığının daha da artacağını gösteriyor.

Burada göz ardı edilmemesi gereken en kritik unsur, küresel finansal koşulların Fed’den bağımsız olarak sıkılaşmaya başlamış olmasıdır. Uzun vadeli tahvil faizlerindeki yükseliş, kredi maliyetlerini artırarak ekonomiyi zaten baskı altına alıyor. Yani Fed hiçbir şey yapmasa bile finansal koşullar sıkılaşıyor. Bu durum, Fed’in ilave faiz artırımı yapma ihtiyacını azaltabilecek bir faktör olarak öne çıkıyor. Ancak enflasyonun yeniden hız kazanması halinde, bu rahatlık hızla ortadan kalkabilir.

Sonuç olarak Fed, alışılmışın dışında bir politika döngüsünün içinde ilerliyor. Ne tam anlamıyla bir sıkılaşma ne de net bir gevşeme söz konusu. Belirsizliğin yüksek olduğu bu dönemde Fed’in en önemli silahı esneklik, ancak bu esneklik aynı zamanda piyasa oynaklığını artıran bir unsur haline geliyor. Önümüzdeki süreçte enerji fiyatlarının seyri, jeopolitik gelişmeler ve iş gücü piyasasından gelecek veriler, Fed’in yönünü belirleyecek ana faktörler olacak. Bugün gelinen noktada kesin olan tek şey ise şu: Faiz indirimi döngüsü artık otomatik pilotta ilerlemiyor ve her veri yeni bir politika tartışmasını beraberinde getiriyor.