Piyasaların Erken İyimserliği ve Acı Gerçekler
Küresel piyasalarda bir süredir hakim olan o aşırı iyimser hava, makroekonomik verilerin sert duvarına çarpmaya mahkum görünüyor. Yatırımcıların büyük bir iştahla beklediği, Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) yılın geri kalanında faiz indirimine gideceği yönündeki senaryolar, masadaki somut gerçeklerle taban tabana zıt bir görüntü çiziyor.
Bugün reel ekonominin kılcal damarlarına baktığımızda, Fed’i acil ya da radikal bir gevşeme adımına zorlayacak hiçbir net soğuma emaresi bulunmuyor. Aksine, istihdam piyasası tüm sıkılaştırma adımlarına rağmen kaya gibi sağlam durmaya devam ediyor. Tarım dışı istihdam verilerindeki direnç ve iş gücü talebinin gücü, hanehalkı harcamalarını ve dolayısıyla iç talebi canlı tutuyor. Fed’in tarihsel refleksleri bize gösteriyor ki, iş gücü piyasasında belirgin bir çatlak oluşmadan ve işsizlik oranlarında kalıcı bir yükseliş trendi başlamadan, enflasyonla mücadelede zafer ilan edilip rotayı indirme kırmak büyük bir politika hatası olur. Dolayısıyla istihdam cephesindeki bu görece “kusursuz” gidişat, Fed’in elini rahatlatmak bir yana, faizleri uzun süre yüksek tutması için en büyük cephaneyi sağlıyor.
İyimserlerin tutunduğu bir diğer zayıf dal ise enerji maliyetlerindeki gevşeme hikayesiydi. Petrol fiyatlarının son dönemde 80 dolar sınırının altına gerilemiş olması, enflasyonda hızlı bir erime yaşanacağı algısı yaratsa da bu durum yanıltıcı bir illüzyondan ibaret. Unutmamak gerekir ki petrol, küresel jeopolitik gerilimlerin tırmandığı şubat ayından önce de zaten bu seviyelerde, hatta daha da altındaydı. Orta Doğu’daki geçici savaş ve çatışma risklerinin piyasa fiyatlamasından yavaş yavaş çekilmesi, petrolü savaş öncesi dengelerin çok daha altına süpürmeye yetmiyor. Kara altının 70 ile 80 dolar bandında kemikleşmesi, Fed’e o çok arzuladığı enflasyonist rahatlık payını kesinlikle sunmuyor. Bu seviyeler, üretim ve lojistik maliyetleri üzerinde gizli bir baskı unsuru olmaya devam ederek çekirdek enflasyonun katılaşmasına yol açıyor. Enerji tarafındaki bu yapışkanlık, mal ve hizmet fiyatlarındaki düşüş hızını sınırlayan en büyük bariyerlerden biri olarak karşımızda duruyor.
Tüm bu makro denklemi alt alta koyup rasyonel bir süzgeçten geçirdiğimizde, bu yıl içerisinde Fed’den tek bir faiz indirimi bile beklemek aşırı iyimser bir yaklaşım haline geliyor. Hatta mevcut veri akışının seyrine ve enflasyondaki yapışkanlığın devam etme riskine bağlı olarak, piyasaların çok yakında tam tersi bir şoku fiyatlamak zorunda kalabileceğini göz ardı etmemeliyiz. Çok uzak olmayan bir vadede piyasalarda faiz indirimi değil, yeni bir faiz artırımı ihtimali yüksek sesle tartışılmaya başlanabilir. Nitekim Fed komite üyelerinin arka kapı arkasındaki eğilimlerine ve bugünkü şahin tondaki açıklamalarına bakıldığında, hatırı sayılır bir kısmının yıl sonuna kadar enflasyon beklentilerini çıpalamak adına oylarını bir faiz artışı yönünde kullanmaya meyilli olduğunu öngörmek hiç de zor değil. Bu noktada konuya eklenmesi gereken hayati bir diğer risk ise hizmet enflasyonundaki kronik katılık ve konut kalemi fiyatlarındaki dirençtir.
Sadece manşet enflasyona bakarak yön tayin etmeye çalışan piyasa aktörleri, ücret-fiyat sarmalının hizmet sektöründe yarattığı kalıcı hasarı ıskalıyor. Küreselleşmenin geri çekilmesi, yeşil dönüşüm maliyetleri ve tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması gibi yapısal faktörler de eklenince, dünya ekonomisi artık “düşük faiz” çağının gerisinde kalmış görünüyor. Sonuç olarak, Fed’in bir süre daha oyunun kuralını “daha uzun süre, daha yüksek faiz” olarak belirleyeceğini kabul etmek ve yatırım stratejilerini bir indirim serabına göre değil, bu acı gerçekliğe göre kurmak gerekiyor.











