Türkiye ekonomisi son yılların en zorlu para politikası dönemlerinden birini yaşarken, piyasaların en yakından takip ettiği konu Merkez Bankası’nın politika faizi ile piyasada oluşan fiili faiz oranları arasındaki fark olmaya devam ediyor. Bugün itibarıyla politika faizi yüzde 37 seviyesinde bulunurken, piyasanın esas referans aldığı iş gören faiz yaklaşık yüzde 40 seviyesinde seyrediyor. Bu durum teknik açıdan para politikasının etkinliği açısından soru işaretleri doğururken, yatırımcıların ve reel sektörün karar alma süreçlerini de doğrudan etkiliyor.
Aslında mevcut tablo, Merkez Bankası’nın resmi politika duruşu ile uygulamadaki likidite yönetimi arasında oluşan geçici bir ayrışmayı ifade ediyor. Son dönemde ağırlıklı olarak gecelik fonlama kanalı üzerinden yapılan likidite yönetimi nedeniyle bankacılık sistemi daha yüksek maliyetlerle fonlanıyor ve bu durum kredi faizlerinden mevduat faizlerine kadar tüm piyasa faizlerini yukarı taşıyor. Bu nedenle piyasanın dikkate aldığı gerçek faiz oranı politika faizinden ziyade fiili fonlama maliyetine dönüşmüş durumda.
Önümüzdeki dönemde ekonomik ve siyasi koşulların daha öngörülebilir bir zemine oturması halinde Merkez Bankası’nın atabileceği en makul adımın, gecelik fonlamadan yeniden haftalık repo fonlamasına dönerek iş gören faizi yüzde 40 seviyesinden yüzde 37 seviyesine yaklaştırması olduğu görülüyor. Böyle bir adım teknik olarak faiz indirimi anlamına gelmeyecek, ancak para politikasının sadeleşmesi ve normalleşmesi açısından oldukça önemli bir mesaj verecektir.
Uzun süredir dile getirilen temel görüş de tam olarak bu noktada yoğunlaşıyor: Tabela faizi ile piyasa faizi arasında kalıcı bir fark oluşmamalıdır. Politika faizinin yüzde 37 olduğu bir ortamda piyasadaki etkin faizin yüzde 40 seviyesinde bulunması, para politikasının iletişim gücünü azaltırken ekonomik aktörlerin beklenti yönetimini de zorlaştırıyor. Bu nedenle ilk aşamada yapılacak bir eşitleme, hem finansal piyasalara güven verebilir hem de para politikasının şeffaflığını artırabilir.
Özellikle jeopolitik risklerin azalması, küresel piyasalarda oynaklığın düşmesi ve Türkiye’nin risk primindeki gerilemenin devam etmesi halinde Merkez Bankası’nın bu yönde adım atması daha olası hale gelecektir. Son dönemde Türkiye’nin CDS priminde görülen iyileşme, rezervlerdeki toparlanma eğilimi ve yabancı yatırımcı ilgisinin tamamen ortadan kalkmamış olması da bu senaryoyu destekleyen unsurlar arasında yer alıyor.
Bununla birlikte mevcut koşullarda doğrudan politika faizinde yeni bir indirimin gündeme gelmesi oldukça düşük bir ihtimal olarak görünüyor. Merkez Bankası’nın önceliği fiyat istikrarı olmaya devam ediyor ve enflasyonla mücadelede elde edilen kazanımların korunması büyük önem taşıyor. Bu nedenle faiz indirimi tartışmalarından önce para politikasının operasyonel tarafında sadeleşme adımlarının görülmesi daha gerçekçi bir beklenti olarak öne çıkıyor.
Enflasyon cephesinde ise son aylarda gözlenen yavaşlama eğilimi dikkat çekiyor. Haziran ayında yıllık enflasyonun yüzde 32,11 seviyesine gerilemesi ve aylık enflasyonun yüzde 0,99 olarak gerçekleşmesi dezenflasyon sürecinin devam ettiğini gösterdi. Temmuz ayında yeni bir kur şoku, enerji fiyatlarında sert yükseliş veya jeopolitik kaynaklı yeni riskler ortaya çıkmadığı takdirde, aylık enflasyonun yeniden yüzde 1 seviyesinin altında gerçekleşmesi mümkün görünüyor.
Bu noktada özellikle gıda fiyatlarının seyri, enerji maliyetleri ve döviz kurundaki istikrar belirleyici olacak. Yaz aylarında mevsimsel etkilerin gıda fiyatları üzerindeki olumlu katkısı enflasyonu aşağı çekerken, iç talepteki dengelenme süreci de fiyat artışlarının hız kesmesine yardımcı olabilir. Eğer bu görünüm korunabilirse yılın ikinci yarısında yıllık enflasyondaki gerilemenin daha belirgin hale geldiği bir dönem yaşanabilir.
Piyasalar açısından bakıldığında, politika faizinin sabit kaldığı ancak iş gören faizin aşağı çekildiği bir senaryo hisse senedi piyasaları açısından destekleyici olabilir. Özellikle bankacılık sektörü başta olmak üzere finansman maliyetlerine duyarlı sektörlerde daha olumlu fiyatlamalar görülebilir. Reel sektör açısından ise kredi maliyetlerinde kademeli bir rahatlama ihtimali yatırım iştahını destekleyebilir.
Sonuç olarak Türkiye ekonomisi açısından yeni dönemin anahtar kavramı doğrudan faiz indirimi değil, para politikasında normalleşme ve sadeleşme olacaktır. Politika faizi ile iş gören faizin birbirine yaklaştırılması, Merkez Bankası’nın piyasaya vereceği en güçlü güven mesajlarından biri olabilir. Eğer enflasyondaki düşüş eğilimi korunur ve jeopolitik riskler yönetilebilir seviyelerde kalırsa, 2026 yılının ikinci yarısı Türkiye ekonomisi açısından daha dengeli ve öngörülebilir bir dönemin başlangıcı olarak tarihe geçebilir.









