Faiz İndirimi Beklentileri Savaşın Gölgesinde Şekilleniyor?

Jeopolitik riskler, yükselen petrol fiyatları ve yüksek enflasyon nedeniyle faiz indirimi gecikebilir, belirsizlik sürüyor.

Türkiye ekonomisi son yılların en zorlu dengelerinden biriyle karşı karşıya. Bir tarafta enflasyonu kontrol altına alma zorunluluğu, diğer tarafta ise yüksek faizlerin üretim, yatırım ve büyüme üzerindeki baskısı bulunuyor. Bu denklemi daha da karmaşık hale getiren unsur ise Ortadoğu’da tırmanan jeopolitik riskler. ABD ile İran arasında yaşanan gerilim ve bunun enerji piyasalarına yansıması, yalnızca petrol fiyatlarını değil, Merkez Bankası’nın para politikası kararlarını da doğrudan etkiliyor.

Merkez Bankası’nın politika faizini kısa vadede %40’tan %37 seviyesine indirmesi mevcut koşullarda oldukça zor görünüyor. Çünkü petrol fiyatlarının kısa süre içinde 70 dolar seviyelerinden 90-95 dolar bandına yükselmesi, enflasyon açısından yeni bir maliyet dalgası anlamına geliyor. Petrol yalnızca akaryakıt fiyatlarını belirleyen bir emtia değildir. Ulaşım maliyetlerinden sanayi üretimine, tarımdan gıda fiyatlarına, lojistikten hizmet sektörüne kadar ekonominin hemen her alanına etki eder. Bu nedenle enerji fiyatlarındaki yükseliş, zaman içinde çok daha geniş bir fiyat artışı zincirine dönüşebilir.

Merkez Bankası’nın temel görevi fiyat istikrarını sağlamak olduğu için, enflasyonu yukarı taşıyabilecek böyle bir risk ortaya çıktığında faiz indiriminde acele etmesi beklenmez. Özellikle savaşın boyutu ve süresi konusunda belirsizlik devam ederken, para politikasında ihtiyatlı davranılması daha olası bir senaryodur.

Bugün gelinen noktada faizler hâlâ oldukça yüksek seviyelerde bulunuyor. Eğer jeopolitik risklerde belirgin bir azalma yaşanır ve enflasyon beklentileri bozulmazsa, ilk faiz indiriminin Eylül veya Ekim ayında gelmesi daha güçlü bir ihtimal olarak öne çıkıyor. Piyasalarda yıl sonu politika faizi beklentisi genel olarak %34-35 bandında şekilleniyor. Enflasyon tarafında ise beklentiler yaklaşık %29 seviyesinde olsa da %30’un üzerinde gerçekleşme ihtimali de tamamen ortadan kalkmış değil.

Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor. Yıl sonunda politika faizi %35, enflasyon ise %30’a yakın gerçekleşse bile Türkiye hâlâ tarihsel ortalamaların oldukça üzerinde hem faiz hem de enflasyon oranlarına sahip olmaya devam edecek. Dolayısıyla faiz indirimi başlasa bile bunun “ucuz para dönemine dönüş” anlamına gelmeyeceğini unutmamak gerekiyor.

Yüksek faizlerin en fazla etkilediği kesimlerden biri de sanayi sektörü. İSO Başkanı’nın, sanayicinin kazandığının %87’sini faize ödediğine yönelik açıklaması kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Buna karşılık bazı ekonomistler, yalnızca faiz giderine değil faiz gelirleri düşüldükten sonra oluşan net faiz giderine bakılması gerektiğini savunuyor. Ayrıca finansman maliyetinin ciroya oranı incelendiğinde, tarihsel olarak yaklaşık %6 seviyelerinde bulunan bu oranın geçen yıl %6,5 civarına yükseldiği, yani bozulmanın bulunduğu ancak dramatik boyutlara ulaşmadığı değerlendirmesi de yapılıyor.

Ancak hangi yöntem tercih edilirse edilsin değişmeyen gerçek, yüksek finansman maliyetlerinin üretim üzerinde ciddi baskı oluşturduğu gerçeğidir. Bunun yanında yalnızca faiz seviyesi de sorun değil. Merkez Bankası’nın kredi büyümesini sınırlandırmaya yönelik makroihtiyati uygulamaları nedeniyle birçok firma krediye ulaşmakta da zorlanıyor. Yani işletmeler yüksek faiz ödemeyi kabul etse bile ihtiyaç duydukları finansmana her zaman erişemiyor. Bu durum yatırım iştahını azaltırken, kapasite artırımı ve istihdam kararlarını da olumsuz etkileyebiliyor.

Faiz indiriminin zamanlaması açısından bir diğer önemli unsur ise mevsimsel enflasyon dinamikleri. Eylül ve Ekim ayları, okulların açılmasıyla birlikte eğitim, kırtasiye, giyim, ulaşım ve birçok hizmet kaleminde fiyat artışlarının hızlandığı dönemlerdir. Bu nedenle Merkez Bankası’nın yalnızca manşet enflasyona değil, çekirdek göstergelere ve beklentilere de dikkat ederek hareket etmesi beklenir.

İyimser senaryoda, Merkez Bankası’nın öncelikle ağırlıklı ortalama fonlama maliyetini yaklaşık %37 seviyesine çekmesi, ardından politika faizinde 100 baz puanlık ilk indirimi gerçekleştirerek %36 seviyesine inmesi, yıl sonunda ise %35 hatta %34 bandına ulaşması en olası senaryolar arasında yer alıyor. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi büyük ölçüde jeopolitik gelişmelerin seyrine bağlı olacak.

Jeopolitik cephede dikkat çeken tek olumlu gelişme ise İsrail’in şu aşamada çatışmalara doğrudan yeniden dahil olmamış olmasıdır. Bu durum gerilimin bölgesel bir savaşa dönüşmeden kontrol altında tutulabileceğine yönelik sınırlı da olsa umut veriyor. Buna rağmen belirsizlik tamamen ortadan kalkmış değil ve piyasalarda risk primi yüksek kalmaya devam ediyor.

Küresel piyasalarda en dikkat çekici başlıklardan biri ise altın fiyatları. Ons altında 4.000 dolar seviyesi güçlü bir teknik destek konumunda bulunuyor. Normal şartlarda petrol fiyatlarının hızla yükseldiği ve ABD 10 yıllık tahvil faizlerinin %4,60 seviyelerinde bulunduğu bir ortamda altının baskı altında kalması beklenebilirdi. Çünkü yüksek tahvil faizleri faiz getirisi olmayan altının cazibesini azaltır. Ancak jeopolitik riskler ve güvenli liman talebi bu klasik ilişkiyi şimdilik zayıflatıyor ve altın fiyatlarının destek bulmasını sağlıyor.

Önümüzdeki hafta gerçekleştirilecek Fed toplantısında faiz değişikliği beklenmiyor. Ancak Fed’in vereceği mesajlar, küresel faiz beklentileri açısından belirleyici olacak. Bununla birlikte yüksek faiz, yüksek enerji maliyetleri ve yüksek enflasyonun aynı anda sürdüğü bir ortamda altının çok sert ve kesintisiz yükselişler gerçekleştirmesi de kolay görünmüyor. Altın için en güçlü katalizörlerden biri, ilerleyen dönemde küresel ölçekte faiz indirimlerinin hızlanması veya merkez bankalarının yeniden daha genişleyici para politikalarına yönelmesi olabilir.

Sonuç olarak ekonominin önündeki en büyük sorunlardan biri, yüksek faiz ile yüksek enflasyonun aynı anda yaşanıyor olmasıdır. Faizlerin yüksek kalması enflasyonla mücadele açısından gerekli görülse de üretim ve yatırım üzerinde önemli maliyetler oluşturuyor. Buna karşılık erken ve hızlı faiz indirimleri ise enflasyon beklentilerini yeniden bozma riskini beraberinde getiriyor. Bu nedenle Merkez Bankası’nın önümüzdeki aylarda veri odaklı ve temkinli bir yaklaşımını sürdürmesi en güçlü ihtimal olarak öne çıkıyor. Jeopolitik risklerin azalması, petrol fiyatlarının yeniden dengelenmesi ve enflasyonda kalıcı iyileşmenin görülmesi halinde faiz indirim süreci başlayabilir. Ancak mevcut görünüm, para politikasında hızlı değil, kademeli ve ihtiyatlı bir normalleşme dönemine işaret ediyor.