Bank of America Global Research’ün Türkiye raporu, son iki yıldır uygulanan politika setinin uluslararası yatırımcı gözünde nasıl okunduğunu göstermesi açısından dikkat çekici. Raporda öne çıkan ana tema, makroekonomik düzeltme sürecinin devam ettiği, Türk lirasında reel değerlenme eğiliminin korunduğu ve para-maliye politikası bileşiminin görece tutarlı ilerlediği yönünde.
Kuruma göre Türkiye’de para politikası sadece nominal faiz seviyesine değil, reel kur ve reel faiz dengesine odaklanmış durumda. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) reel kurdaki değerlenmeye bağlı kalmaya devam etmesi, TL’nin kontrollü bir şekilde güçlenmesini hedefleyen çerçevenin sürdüğünü gösteriyor. Ayrıca olası sermaye çıkışlarını karşılayabilecek düzeyde rezerv bulunduğu vurgusu, dış kırılganlık algısını sınırlayan önemli bir unsur.
Enflasyon cephesinde tablo hâlâ temkin gerektiriyor. Ocak ayında %4,84 gelen aylık enflasyonun ardından, Şubat için %2,76’lık artış beklentisi, fiyat baskılarının özellikle gıda kaleminde sürdüğüne işaret ediyor. Bu patika gerçekleşirse yıllık enflasyonun %31,27’ye yükselmesi olası. Buna rağmen BofA’nın yıl sonu enflasyon tahminini %24 seviyesinde koruması, dezenflasyon sürecine olan inancın sürdüğünü gösteriyor. Ancak burada kritik nokta şu: Petrol fiyatları ve iç talep beklenenden güçlü seyrederse, bu tahmin yukarı yönlü risk barındırıyor.
Para politikasında ise “ani dönüş” değil, kontrollü ve kademeli gevşeme senaryosu öne çıkıyor. BofA, 12 Mart’taki PPK toplantısında 50 baz puanlık indirimle politika faizinin %36,50’ye çekilmesini bekliyor. Ardından her ay 100 baz puanlık indirimlerle yıl sonunda faizin %31’e gerileyeceği öngörülüyor. Buradaki kritik vurgu, indirimlere rağmen reel faizlerin pozitif kalmaya devam edeceği beklentisi. Bu yaklaşım, TL’ye olan talebi canlı tutmayı ve dolarizasyonu sınırlamayı amaçlıyor.
Bu noktada asıl mesele, nominal faiz indirimi ile finansal gevşeme arasındaki farkta yatıyor. Eğer enflasyon beklentileri gerilemeye devam eder ve reel faiz yüksek kalırsa, faiz indirimleri piyasada sert bir kur baskısı yaratmadan yönetilebilir. Ancak beklentilerde bozulma yaşanırsa, aynı indirim patikası çok farklı sonuçlar doğurabilir.
Maliye politikası tarafında ise tablo görece daha destekleyici. 12 aylık birikimli faiz dışı fazlanın GSYİH’nin %0,7’sine ulaşması, bütçe disiplininin korunduğunu gösteriyor. Mali disiplin ile sıkı para politikasının birlikte çalışması, dezenflasyon sürecinin en önemli çıpası konumunda. Türkiye’nin geçmiş deneyimi, para politikasının tek başına yeterli olmadığını açık biçimde göstermişti. Bu nedenle mali taraftaki sıkılık, yabancı yatırımcı açısından güven artırıcı bir unsur.
Kur tarafında 2026 sonu için 50,7 seviyesinde dolar/TL beklentisi, kontrollü ancak yukarı yönlü bir patikaya işaret ediyor. Bu projeksiyon, ani sıçramalardan ziyade zamana yayılan bir nominal değer kaybı senaryosuna dayanıyor. Böyle bir kur patikası, enflasyonla mücadele açısından daha yönetilebilir bir çerçeve sunar.
Ancak riskler yok değil. Jeopolitik gelişmeler, enerji fiyatlarındaki olası artış, ve yerleşiklerin dolarizasyon eğilimi temel kırılganlık alanları olarak öne çıkıyor. Özellikle petrol fiyatlarında kalıcı bir yükseliş, hem cari dengeyi hem enflasyonu bozarak politika alanını daraltabilir. İç talebin beklenenden dirençli kalması da dezenflasyon hızını yavaşlatabilir.
Genel çerçevede BofA raporu, Türkiye ekonomisinin “yüksek enflasyon–yüksek faiz–kontrollü kur” üçgeninde dengeli bir normalleşme sürecine girdiği görüşünü yansıtıyor. Ancak bu sürecin başarısı, sadece teknik politika ayarlamalarına değil; beklenti yönetimine, güvenin kalıcılığına ve küresel finansal koşullara bağlı olacak. Önümüzdeki aylarda enflasyon patikası ve rezerv dinamikleri, bu hikâyenin sürdürülebilir olup olmadığını belirleyen ana göstergeler olacak.









