Yıllardır Türk sanayisinin sorunları ağırlıklı olarak arz cephesinden tartışıldı. Baskılı kur politikası ihracatçıyı bir süre besler gibi göründü, ama aynı zamanda ithalat maliyetlerini şişirdi. Yüksek faizler işletme sermayesini pahalılaştırdı, yatırım iştahını köreltdi. Artan işgücü maliyetleri, özellikle asgari ücret artışlarının yarattığı dalgalanmayla birlikte üretim maliyetlerini öngörülemez bir zemine taşıdı. Tüm bu tartışmalar, sanki sanayinin sorunları yalnızca içeride, fabrika kapılarının gerisinde başlayıp bitiyormuş gibi kurgulandı. Oysa bugün tablonun çok daha karmaşık bir görünüm aldığı, sorunun artık ihracat pazarlarındaki müşterilerin davranışlarına kadar sızdığı görülüyor.
Talep yönlü baskı, pek çok sektörde sipariş iptalleri, teslimat ertelemelerı ve fiyat müzakerelerinde alıcı lehine belirgin bir güç kaymasına yol açmaya başladı. Avrupa başta olmak üzere Türk ihraç ürünlerinin yoğun olarak talep gördüğü pazarlarda tüketici harcamaları yavaşlarken, sanayi üretim endeksleri de geriliyor. Bu ortamda alıcı firmalar stok tutmak yerine sipariş döngülerini kısaltma, mümkünse ödemeleri geciktirme ve alternatif tedarikçilerle fiyat rekabeti yaratma yoluna gidiyor. Türk ihracatçısı bu baskıyla hem döviz hem de marj kaybına uğrarken, yurt içindeki maliyet enflasyonuyla da eş zamanlı olarak boğuşmak zorunda kalıyor. Makas her iki yönden sıkışıyor.
Bu tablo ortaya çıkarken bölgede bambaşka bir kriz daha derinleşti. İran-ABD/İsrail geriliminin tırmandığı bu dönemde enerji fiyatları tarihsel ortalamalarının çok üzerine çıktı ve bu yükseliş tek başına bile küresel enflasyonist beklentileri yeniden canlandıracak güçte. Ham petrol fiyatlarındaki her on dolarlık artışın küresel GSYH üzerinde yaklaşık yüzde yarım puanlık negatif etki yarattığı tahmin ediliyor. Bunun ötesinde, enerji maliyetlerinin üretim zincirinin her halkasına sızdığı düşünüldüğünde, gıdadan lojistiğe, kimyasallardan tekstile kadar tüm sektörlerde maliyet baskısı yeniden alevleniyor. Batı merkez bankaları bu baskıyı absorbe edecek faiz indirim döngüsüne tam olarak giremeden yeni bir enflasyon dalgasıyla yüzleşmek durumunda kalabilir; bu da küresel talebin önümüzdeki çeyreklerde daha da daralmasına zemin hazırlıyor.
Türkiye açısından kritik olan şu: Yurt dışında alıcı iştahı azalırken yurt içinde talep yönetimi araçlarının büyük bölümü hâlâ devre dışı ya da sınırlı etkili. Kredi genişlemesi frenleniyor, reel ücretler enflasyonu tam olarak telafi etmiyor, tüketici güveni kırılgan seyrediyor. Bu konjonktürde ihracat gelirleri üzerindeki baskı yalnızca kârlılık meselesi olmaktan çıkıp döviz dengesi, cari açık finansmanı ve nihayetinde kur istikrarı açısından da kritik bir faktöre dönüşüyor. Dış talepteki her yavaşlama, içeride kuru tutmak için gereken rezerv ve faiz desteğine olan ihtiyacı artırıyor; bu da politika yapıcılar açısından son derece dar ve sancılı bir manevra alanı anlamına geliyor.
Bölgesel jeopolitik gerginliğin enerji fiyatları üzerinden küresel enflasyona yaptığı bozucu etki, çoğu zaman dolaylı ve gecikmeli göründüğü için göz ardı ediliyor. Ancak bu etki, Türk ihracatçısı üzerinde son derece somut biçimde tezahür ediyor. Avrupalı alıcı firma, kendi enerji faturası ve daralan marjlarıyla boğuşurken sipariş hacmini küçültüyor; bu kararın yansıması, Bursa’daki otomotiv yan sanayi firmasının, Denizli’deki tekstil ihracatçısının ya da İzmir’deki beyaz eşya üreticisinin defterine eksi olarak yazılıyor. Zincirleme etki, küresel fiyat dinamiklerinin yerel üretim kararlarını nasıl biçimlendirdiğinin çarpıcı bir örneği olarak önümüzde duruyor.
Bu çerçeveden bakıldığında, Türk sanayiinin rekabet gücüne ilişkin tartışmaların yalnızca kur, faiz ve ücret üçgenine sıkıştırılması artık yeterli değil. Talep yönlü kırılganlıkların da en az arz yönlü sorunlar kadar ciddiye alınması, sektörel destek mekanizmalarının ve ihracat stratejilerinin buna göre yeniden tasarlanması gerekiyor. Aksi takdirde, içeride maliyetleri düşürmeye çalışırken dışarıda pazar kaybeden bir yapıyla karşı karşıya kalmak kaçınılmaz olacak. Küresel talep döngülerini, bölgesel jeopolitik riskleri ve ticaret ortaklarının ekonomik sağlığını izlemek, artık salt dış ticaret istatistikleri takibinin ötesinde, sanayi politikasının kurucu unsurlarından biri olmak zorunda.











