Petrolün Gölgesinde Güç Dengesi: Asıl Savaşı Tahvil Faizleri Kazanıyor

Petrol krizlerin değişkenidir; küresel ekonominin gerçek yönünü ise ABD 30 yıllık tahvil faizleri ve finansman maliyetleri belirler.

Finansal piyasalarda en büyük yanılgılardan biri, savaşların yalnızca tanklar, füzeler ve diplomatik açıklamalarla yönetildiğini düşünmektir. Oysa modern dünyada ekonomik göstergeler çoğu zaman askeri gelişmelerden daha güçlü sinyaller verir. Son yıllarda yaşanan jeopolitik krizler incelendiğinde dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkıyor: Petrol çoğu zaman savaşın sonucu değil, savaşın değişkenidir. Başka bir ifadeyle petrol fiyatları savaşları belirlemekten çok, savaşların sürdürülebilirliğini ve diplomatik çözüm ihtimalini şekillendirir.

Piyasalar geçmişte defalarca gösterdi ki petrol fiyatlarının belirli seviyelerin üzerine çıkması, yalnızca enerji maliyetlerini artırmıyor; enflasyon beklentilerini bozuyor, merkez bankalarının hareket alanını daraltıyor ve küresel büyüme üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor. Özellikle 100 dolar seviyesi, sadece teknik bir fiyat eşiği değil, aynı zamanda psikolojik ve politik bir sınır niteliği taşıyor.

Bu seviyenin aşılmasıyla birlikte enerji ithalatçısı ülkelerde ekonomik baskılar hızla artıyor. Akaryakıt fiyatlarından lojistik maliyetlerine, gıda fiyatlarından sanayi üretimine kadar geniş bir zincir etkisi oluşuyor. Sonuç olarak hükümetler ve uluslararası aktörler askeri tansiyonu yükseltmek yerine diplomatik kanalları güçlendirme eğilimine giriyor. Bunun temel nedeni barış sevgisinden çok ekonomik maliyetlerin kontrolden çıkmasını engelleme isteğidir.

Bugüne kadar yaşanan birçok krizde benzer tablo görüldü. Orta Doğu’da tansiyon yükseldiğinde petrol fiyatları sert yükseldi, ancak fiyatların küresel ekonomi için tehdit oluşturacak seviyelere yaklaşmasıyla birlikte diplomatik temaslar hız kazandı. Piyasalar adeta diplomasiyi zorlayan görünmez bir mekanizma gibi çalıştı.

Bu nedenle “petrol savaş çıkarır” söyleminden çok, “petrol savaşı sınırlar” yaklaşımı günümüz finansal sistemini daha doğru açıklıyor.

Ancak küresel sistemde petrol kadar hatta ondan daha güçlü bir gösterge bulunuyor: ABD Hazine tahvil faizleri.

Geçmişte yaşanan birçok kritik olay, Washington yönetiminin siyasi baskılardan çok finansal baskılar karşısında geri adım attığını gösteriyor. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri ticaret savaşları döneminde yaşandı. Gümrük tarifeleri konusunda yapılan sert açıklamalar piyasaları sarsarken asıl kırılma noktası siyasi eleştiriler değil, hızla yükselen ABD tahvil faizleri olmuştu.

Çünkü ABD’nin küresel ekonomik gücü büyük ölçüde borçlanma kapasitesine dayanıyor.

Amerikan Hazine Bakanlığı her yıl trilyonlarca dolarlık tahvil ihraç ediyor. Faizlerin yükselmesi ise bu borçlanmanın maliyetini katlayarak artırıyor. Böyle bir ortamda yalnızca kamu maliyesi değil, özel sektör yatırımları, konut piyasası, şirket kredileri ve tüketici harcamaları da baskı altına giriyor.

İşte bu nedenle piyasalar uzun süredir özellikle 30 yıllık ABD tahvil faizini yakından izliyor.

Bugün dikkat çeken gelişme ise ABD 30 yıllık tahvil faizinin yüzde 5 seviyesinin üzerinde 27 gündür kalmaya devam etmesi. Bu durum, 2007 yılından bu yana görülen en uzun yüksek faiz dönemlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Bu veri tek başına bile küresel finans sistemi açısından oldukça önemli.

Uzun vadeli faizlerin yüksek kalması yatırımcının geleceğe ilişkin beklentilerini yansıtır. Eğer yatırımcılar uzun yıllar boyunca yüksek faiz talep ediyorsa bunun arkasında yalnızca bugünkü enflasyon değil, gelecekte de risklerin devam edeceği düşüncesi bulunur.

Üstelik bu yalnızca ABD’nin problemi değildir.

ABD tahvilleri küresel finans sisteminin referans varlığıdır. Dünyanın dört bir yanında kredi faizleri, şirket tahvilleri, gelişmekte olan ülke risk primleri ve hatta hisse senedi değerlemeleri büyük ölçüde ABD tahvil faizlerine göre şekillenir.

30 yıllık tahvil faizinin yüzde 5’in üzerinde kalması; dünya genelinde finansman maliyetlerinin yüksek seyretmeye devam edeceği anlamına gelir.

Bu durum gelişmekte olan ülkeler açısından ayrıca önem taşır.

Çünkü yüksek ABD faizleri doların cazibesini artırırken küresel fonların riskli varlıklardan çıkmasına neden olabilir. Bu süreçte gelişmekte olan ülke para birimleri baskı altında kalabilir, sermaye girişleri yavaşlayabilir ve borçlanma maliyetleri yükselebilir.

Dolayısıyla yalnızca petrol fiyatlarını takip ederek küresel ekonomiyi anlamaya çalışmak artık yeterli değildir.

Asıl belirleyici unsur finansal koşulların ne kadar sıkı kaldığıdır.

Merkez bankaları faiz indirimi planlarken bile uzun vadeli tahvil faizleri yükselmeye devam ediyorsa piyasalar merkez bankalarının istediği yönde hareket etmiyor demektir.

İşte bu nedenle son dönemde yatırımcıların en fazla dikkat ettiği göstergelerden biri de tahvil piyasası oldu.

Çünkü tahvil piyasası çoğu zaman hisse senedi piyasalarından daha doğru sinyal verir.

Hisse senetleri kısa vadede beklentilerle hareket edebilir. Ancak tahvil yatırımcıları enflasyonu, bütçe açıklarını, ekonomik büyümeyi ve kamu borcunu birlikte fiyatlar.

Bu yüzden finans çevrelerinde sıkça kullanılan “Tahvil piyasası her zaman son sözü söyler.” ifadesi boşuna ortaya çıkmamıştır.

Önümüzdeki dönemde küresel piyasaların yönünü belirleyecek temel soru da burada yatıyor.

ABD’nin uzun vadeli tahvil faizleri yeniden yüzde 5’in altına gerileyebilecek mi?

Eğer bu gerçekleşirse finansal koşullar gevşemeye başlayabilir, risk iştahı artabilir ve küresel piyasalarda rahatlama görülebilir.

Ancak faizler yüksek kalmaya devam ederse yalnızca ABD ekonomisi değil, dünyanın geri kalanı da daha pahalı finansman, daha düşük büyüme ve daha kırılgan sermaye akımlarıyla karşı karşıya kalabilir.

Petrol fiyatları bu denklemin önemli bir parçasıdır; fakat tek başına oyunun kurallarını belirlemez. Enerji fiyatları yükseldiğinde diplomasi hız kazanabilir, jeopolitik riskler azalabilir ya da artabilir. Buna karşın uzun vadeli tahvil faizleri, devletlerin bütçe dengesinden şirketlerin yatırım kararlarına, tüketici güveninden küresel sermaye akımlarına kadar çok daha geniş bir alanı etkiler.

Sonuç olarak günümüz dünyasında yatırımcıların yalnızca savaş manşetlerini veya petrol fiyatlarını izlemesi yeterli değildir. Asıl düğüm, ABD tahvil piyasasında çözülmektedir. Çünkü küresel sermayenin maliyeti değiştiğinde yalnızca borsaların yönü değil, ülkelerin ekonomi politikaları, diplomatik adımları ve hatta jeopolitik stratejileri bile yeniden şekillenebilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde petrolün yönünden çok ABD 30 yıllık tahvil faizinin seyri, küresel ekonominin ve finansal piyasaların kaderini belirleyen en kritik göstergelerden biri olmaya devam edecektir.