Piyasalarda çok sık yapılan bir hata var: Yabancı yatırımcı Türkiye’ye yeniden ilgi göstermeye başladığında bunun ilk ve en önemli göstergesinin Borsa İstanbul olması bekleniyor. Oysa uluslararası sermayenin hareket biçimine baktığımızda bunun çoğu zaman böyle olmadığını görüyoruz.
Bir ülkeye yeniden yatırım yapmaya karar veren yabancı yatırımcı açısından ilk soru genellikle “Hangi hisseyi alayım?” değildir. İlk soru çok daha basittir: Bu ülkenin para birimine, faizine ve makroekonomik istikrarına yeniden güvenebilir miyim?
Bu nedenle sermaye girişinin ilk durağı çoğu zaman tahvil ve para piyasası olur. Hisse senedi yatırımı ise daha sonraki aşamada, risk iştahının yükseldiği ve yatırımcının ekonomik büyüme ile şirket kârlılıklarına daha fazla güvenmeye başladığı dönemde güçlenir.
Türkiye açısından bugün dikkat edilmesi gereken nokta tam da burada ortaya çıkıyor.
19 Mart sonrasında yaşanan sert hareketin ardından yabancı yatırımcıların Türkiye pozisyonlarında yeniden toparlanma işaretleri görülüyor. Bu giriş henüz “yabancı Türkiye’ye geri döndü” diyebileceğimiz ölçekte ve hızda değil. Ancak sermayenin özellikle tahvil tarafında yeniden görünmeye başlaması, borsa açısından küçümsenmemesi gereken bir gelişme.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, yurtdışı yerleşiklerin menkul kıymet pozisyonlarını tahvil, şirket borçlanma araçları ve hisse senetleri üzerinden takip ediyor. Veriler haftalık olarak yayımlanıyor ve zaman serileri EVDS üzerinden izlenebiliyor.
Buradaki ayrıntı önemli. Çünkü yabancı yatırımcı açısından tahvil almak ile hisse almak aynı risk iştahını ifade etmiyor.
Tahvil yatırımcısı öncelikle faiz, kur, enflasyon ve ülke riskine bakar. “Türkiye’de yüksek reel getiri elde edebilir miyim?” sorusuna cevap arar. Hisse senedi yatırımcısı ise bunlara ek olarak büyüme, şirket kârlılığı, değerleme, sektör beklentileri ve borsanın likiditesini dikkate alır.
Dolayısıyla yabancının tahvile gelmesi, aslında Türkiye’nin yatırım yapılabilirlik hikâyesinin ilk basamaklarından birinin yeniden oluşmaya başladığını gösterebilir.
Üstelik bunun mevcut faiz ortamıyla doğrudan bağlantısı var.
TCMB, 23 Temmuz 2026 toplantısında politika faizini %37’de sabit tuttu. Gecelik borç verme faizi %40, gecelik borçlanma faizi ise %35,5 seviyesinde bırakıldı. Merkez Bankası aynı açıklamasında iç talepte zayıflamanın belirginleştiğine ve enflasyonun ana eğiliminde sınırlı gerileme olduğuna dikkat çekti.
Yabancı yatırımcı açısından bu tablo oldukça farklı bir denklem oluşturuyor.
Bir tarafta hâlâ yüksek TL faizleri var. Diğer tarafta enflasyonun zaman içerisinde aşağı gelmesi beklentisi bulunuyor. Eğer yatırımcı TL’nin değer kaybının faiz getirisini tamamen silmeyeceğine inanmaya başlarsa, Türkiye’nin tahvil piyasası uluslararası sermaye açısından yeniden cazip hale gelebilir.
İşte bu nedenle tahvil tarafındaki girişleri sadece “yabancı tahvil aldı” şeklinde okumamak gerekiyor.
Asıl okunması gereken şey, yabancının Türkiye riskini yeniden taşımaya razı olup olmadığıdır.
Çünkü bir yabancı fonun Türkiye tahviline yatırım yapması, sadece faiz geliri beklentisi anlamına gelmez. Aynı zamanda ülkenin kur politikasına, para politikasına ve finansal istikrarına ilişkin belirli bir güvenin oluştuğunu gösterir.
Burada bir başka önemli ayrıntı daha var.
Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye dönüşü tek seferde ve tek kanaldan gerçekleşmek zorunda değil. Büyük fonlar genellikle kademeli hareket eder. Önce daha likit ve riskin daha kolay yönetilebildiği enstrümanlara girer. Sonrasında pozisyonlarını büyütür. Risk iştahı daha da yükselirse hisse senetlerine yönelir.
Bu nedenle “Yabancı neden hâlâ borsaya güçlü şekilde gelmedi?” sorusunun cevabı aslında yabancının Türkiye’ye hiç gelmediği olmayabilir.
Belki de sermaye girişinin ilk aşamasındayız.
Bunu küresel piyasalarda da görmek mümkün. 2026’nın ilk yarısında gelişmekte olan piyasalarda hisse senetlerinden ciddi çıkışlar yaşanırken, tahvil piyasaları daha dirençli kaldı. IIF verilerine dayanan Reuters haberine göre haziranda gelişmekte olan piyasalarda yabancı hisse senedi çıkışı 46,1 milyar dolar olurken, tahvil piyasalarına 28,3 milyar dolarlık giriş gerçekleşti.
Bu veri Türkiye için de önemli bir çerçeve sunuyor. Çünkü bugün sadece Türkiye’ye özgü bir “yabancı hisse senedinden kaçıyor” hikâyesi yok. Küresel yatırımcıların hisse senetlerine karşı daha seçici, sabit getirili varlıklara karşı ise daha ilgili olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Dolayısıyla Türkiye’ye gelen yabancının önce tahvile yönelmesi şaşırtıcı değil.
Hatta bunun borsa açısından olumlu tarafı da var.
Çünkü tahvil tarafına gelen sermaye, Türkiye’nin finansal risk priminin ve TL varlıklara ilişkin algının iyileşmesine katkı sağlayabilir. Eğer bu süreç kalıcı hale gelirse tahvil faizleri üzerinde aşağı yönlü baskı oluşabilir. Ardından kredi koşulları gevşeyebilir, iskonto oranları düşebilir ve şirketlerin değerlemeleri bundan olumlu etkilenebilir.
Borsaya yabancı gelmeden önce borsanın zeminini hazırlayan başka bir süreç yaşanabilir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken konu faizdir.
Yüksek faiz, yabancı yatırımcı için tahvili cazip hale getirirken hisse senetleri üzerinde baskı yaratabilir. Çünkü yatırımcı çok yüksek bir risksiz veya düşük riskli getiri elde edebiliyorsa, aynı getiriyi elde etmek için hisse senedinde daha fazla risk almak istemez.
Fakat süreç tersine döndüğünde mekanizma da değişir.
Enflasyon düşer, faizler geriler, tahvil getirileri aşağı gelir ve hisse senetlerinin alternatif maliyeti azalır. Bu noktada yatırımcı “%30-35 civarında faiz alabiliyorum” demek yerine “Faizden daha yüksek getiri potansiyeli hangi şirketlerde var?” diye düşünmeye başlar.
İşte borsaya güçlü yabancı girişinin asıl hikâyesi burada başlayabilir.
Bu nedenle Borsa İstanbul yatırımcısının sadece yabancının günlük veya haftalık hisse alışlarına bakması yeterli değil. Yabancının tahvil pozisyonu, CDS, TL’nin seyri, Merkez Bankası rezervleri, enflasyon beklentileri ve faiz eğrisi birlikte izlenmeli.
Çünkü borsaya para gelmeden önce finansal sistemin başka noktalarında iz bırakır.
Örneğin Türkiye’nin 2026 yılı merkezi yönetim borç stoku haziran sonunda 14,99 trilyon TL seviyesindeydi. Bunun 7,26 trilyon TL’si TL cinsinden, 7,73 trilyon TL’si ise döviz cinsinden borçtan oluşuyordu.
Bu büyüklükler bize tahvil piyasasının Türkiye açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Yabancı yatırımcının tahvil piyasasına ilgisi yalnızca sermaye girişi yaratmaz; aynı zamanda kamu finansmanının maliyetinden TL’nin cazibesine kadar geniş bir alanda etkili olabilir.
Fakat burada yatırımcıların yapmaması gereken bir hata var: Tahvile yabancı geliyor diye hemen “Borsa kesin yükselecek” sonucuna ulaşmak.
Bu iki olay arasında doğrudan ve otomatik bir ilişki yok.
Yabancı tahvil alabilir ama hisse senetlerinden uzak durabilir. Bunun nedeni de gayet rasyonel olabilir. Tahvilde yüksek getiri ve daha düşük oynaklık varken, hisse tarafında şirket kârlılıklarının zayıf olması veya değerlemelerin yeterince cazip bulunmaması yabancıyı hisse almaktan alıkoyabilir.
Dolayısıyla bugün için benim açımdan önemli olan yabancının ne kadar para getirdiğinden çok, paranın hangi enstrümana girdiğidir.
Çünkü sermaye hareketlerinin yönü bazen miktarından daha fazla bilgi verir.
Eğer önce tahvil girişleri hızlanır, ardından TL varlıklara yönelik güven artar, faiz beklentileri aşağı gelir, CDS geriler ve sonrasında hisse senedi girişleri belirginleşirse, o zaman çok daha güçlü bir hikâyeden bahsetmeye başlarız.
Bunun tam tersi de mümkün.
Tahvil girişleri kısa vadeli yüksek faiz fırsatından kaynaklanıyorsa ve yatırımcı faiz getirisi yeterince cazip olmaktan çıktığında pozisyonunu kapatıyorsa, bunu kalıcı yabancı dönüşü olarak değerlendirmek yanlış olur.
Bu nedenle yabancı yatırımcıyı takip ederken sadece “alış yaptı mı, satış yaptı mı?” sorusuna değil, “neden aldı, hangi vadede aldı ve hangi riski üstleniyor?” sorularına bakmak gerekiyor.
Türkiye açısından daha büyük resim ise şu:
19 Mart sonrasında yaşanan şok, yabancı yatırımcı açısından Türkiye riskini yeniden fiyatlama sürecini beraberinde getirdi. Şimdi bunun tersine dönüp dönmediğini anlamaya çalışıyoruz. Bunun için de ilk bakılacak yerin Borsa İstanbul olması gerekmiyor.
Tahvil piyasası belki de borsadan önce konuşmaya başlayacak.
Eğer yabancı yatırımcı Türkiye’de daha uzun vadeli tahvillere yönelmeye, TL riskini taşımaya ve pozisyonlarını artırmaya devam ederse, bu sadece tahvil piyasası için değil, orta vadede Borsa İstanbul için de önemli bir sinyal olur.
Çünkü borsaya büyük para geldiğinde çoğu zaman hikâye o gün başlamış olmaz.
Hikâye çok daha önce; faizlerde, tahvil piyasasında, kurda ve ülke risk priminde başlamıştır.
Bu yüzden bugün Borsa İstanbul’da yabancıyı bekleyen yatırımcının biraz daha geriye bakması gerekiyor.
Yabancının henüz hisse senedi almıyor olması tek başına olumsuzluk değil.
Belki de yabancı henüz borsaya gelme aşamasına geçmedi; önce Türkiye’nin faiz ve tahvil piyasasında yeniden pozisyon alarak zemini test ediyor.
Finansal piyasalarda bazen en önemli sinyal, paranın nereye gittiğinden çok nereden başlayarak hareket ettiğidir.
TCMB’nin menkul kıymet istatistikleri bu süreci takip etmek için en önemli resmi veri setlerinden biri. Kurum, yurtdışı yerleşiklerin devlet borçlanma senetleri, şirket borçlanma araçları ve hisselerdeki pozisyonlarını düzenli olarak yayımlıyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde özellikle yabancıların tahvil pozisyonundaki değişim, hisse senedi pozisyonundan önce izlenmesi gereken göstergelerden biri olabilir.
Belki de piyasaların uzun zamandır yaptığı en büyük hata burada yatıyor: Borsaya gelecek parayı borsada aramak. Oysa para çoğu zaman önce başka bir kapıdan içeri girer.











