Hürmüz’ün Gölgesinde Savaş: Kazanan Kim, Kaybeden Kim?

Hürmüz’ün kapanmasıyla savaş küresel krize dönüştü; petrol, enflasyon ve ekonomi ağır darbe alıyor, bedeli dünya ödüyor.

Ortadoğu bir kez daha ateş çemberine girdi. İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırıları ve İran’ın misillemesi bölgesel bir çatışmanın çok ötesinde sonuçlar doğuruyor. Körfez’deki Amerikan üslerinin hedef alındığı, İsrail şehirlerinde yıkım yaşandığı yönündeki haberler yalnızca askeri cephedeki kayıpları değil, küresel ekonomik sistemde oluşacak sarsıntıyı da işaret ediyor. Ancak asıl büyük kırılma, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi ile ortaya çıktı.

Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin kalbidir. Günlük küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20’si bu dar geçitten taşınır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Irak ve Katar gibi üreticilerin petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz sevkiyatında bu boğaz hayati önemdedir. Boğazın kapanması, arzın fiziksel olarak kesintiye uğraması anlamına gelir. Enerji piyasalarında en temel kural nettir: Arz düşerse fiyat yükselir. Bu yalnızca bir teori değil, defalarca test edilmiş ekonomik bir gerçektir.

Petrol fiyatlarındaki artış zincirleme etki yaratır. Önce enerji maliyetleri yükselir. Ardından ulaşım, lojistik ve üretim giderleri artar. Sonuçta enflasyon dalgası küresel ölçekte yayılır. Avrupa’da doğal gaz fiyatları sıçrar, Asya’da sanayi maliyetleri artar, gelişmekte olan ülkelerde cari açık büyür. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için bu durum daha ağır hissedilir. Enerji faturası kabardıkça enflasyon ve kur baskısı artar. Bu da halkın alım gücünü doğrudan etkiler.

Uluslararası politika literatürü sıkça tekrar edilen bir gerçeği doğrular: “En kötü barış, kazanılmış savaştan daha iyidir.” Bu söz, savaşın görünmeyen maliyetlerini anlatır. Tarihsel olarak bunun sembolü Pirus’tur. Epir Kralı Pirus, Roma’ya karşı kazandığı savaşların ardından ordusunun büyük kısmını kaybetmiş, halkı tükenmişti. Bu yüzden tarihe geçen kavramın adı “Pirus Zaferi” oldu: Kazanırken kaybetmek. Aradan iki bin yıldan fazla zaman geçti, teknoloji değişti, silahlar gelişti ama savaşın ekonomik ve insani faturası değişmedi.

Bugün de benzer bir tablo söz konusu. Füze sistemleri, hava savunma kalkanları ve insansız hava araçları modern çağın savaş araçları olabilir; ancak sonuç aynı: Yıkım, borç ve enflasyon. Savaşın finansmanı ya vergi artışlarıyla ya da borçlanma yoluyla sağlanır. Her iki durumda da bedel toplumun omuzlarına yüklenir. Kamu harcamaları savunmaya kaydıkça eğitim, sağlık ve sosyal yatırımlar geri plana düşer.

Bu noktada savaşın kazananlarına bakmak gerekir. Birincisi, silah üreten şirketlerdir. Küresel savunma sanayii devleri kriz dönemlerinde rekor siparişler alır. İkincisi, emtia stokçularıdır. Petrol arzı kesildiğinde depolarında yüksek miktarda ham petrol bulunduranlar büyük kazanç sağlar. Üçüncüsü ise güvenli liman yatırımcılarıdır. Tarih boyunca belirsizlik dönemlerinde altın ve gümüş değer kazanmıştır. Savaş ortamında sermaye güvenli varlıklara kaçar. Bu kaçış, finansal piyasaların yönünü belirler.

Ancak bu “kazanç” görecelidir. Çünkü küresel ekonomide derin bir durgunluk başlarsa talep düşer, ticaret hacmi daralır ve sonunda herkes etkilenir. 1973 Petrol Krizi bunun en net örneğidir. Arz şoku küresel stagflasyona yol açmış, hem büyüme düşmüş hem de enflasyon yükselmiştir. Bugün Hürmüz kaynaklı bir uzun süreli kesinti, benzer bir tabloyu yeniden gündeme getirebilir.

Ekonomi acımasızdır; duygulara yer bırakmaz. Matematiksel gerçeklik şudur: Savaş üretmez, tüketir. Sermayeyi yakar, altyapıyı yok eder, insan kaynağını azaltır. Bir ülkenin on yılda inşa ettiği ekonomik kapasite birkaç haftalık bombardımanla yerle bir olabilir. Yeniden inşa ise yıllar alır ve çoğu zaman dış borçla finanse edilir.

Ayrıca jeopolitik risklerin artması finans piyasalarında risk primini yükseltir. Sigorta maliyetleri artar, deniz taşımacılığı pahalanır, küresel tedarik zincirleri aksar. Çok uluslu şirketler yatırım kararlarını erteler. Bu da küresel büyüme tahminlerinin aşağı yönlü revize edilmesine neden olur. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kurumlar kriz dönemlerinde büyüme projeksiyonlarını hızla düşürürken, gelişmekte olan ülkeler daha kırılgan hale gelir.

Sonuç olarak savaşın kısa vadede askeri, orta vadede ekonomik, uzun vadede ise toplumsal yıkım yarattığı açıktır. Tarih değişmiyor. Teknoloji ilerlese de temel denklem aynı kalıyor. Pirus’un pişmanlığı bugün de geçerli: Kazandığını sanırken kaybetmek.

Bu nedenle diplomasi her zaman ilk ve son seçenek olmalıdır. Çünkü barışın maliyeti hesaplanabilir; savaşın maliyeti ise çoğu zaman hesaplanamaz. Küresel ekonomi karşılıklı bağımlılık üzerine kuruludur. Bir boğazın kapanması, bir limanın bombalanması ya da bir enerji hattının kesilmesi yalnızca iki ülkeyi değil, milyarlarca insanı etkiler.

Bugünün dünyasında hiçbir savaş yerel değildir. Her çatışma küresel bir faturaya dönüşür. Ve o faturayı, eninde sonunda, halklar öder.