28 Şubat sabahı dünya uyandığında petrol piyasaları zaten nefesini tutuyordu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri operasyon, yalnızca Orta Doğu’da değil, tüm küresel enerji düzeninde sismik bir sarsıntı yarattı. İran’ın yanıtı gecikmedi: Dünya ham petrol arzının kritik bir bölümünün aktığı Hürmüz Boğazı fiilen kapandı. Boğazın kontrolünü ele geçiren Tahran, yalnızca seçilmiş ülkelerin tankerlerine geçiş izni vermeye başladı. Bu gelişme, küresel enerji güvenliğinin ne denli kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu bir kez daha acı biçimde gözler önüne serdi.
Savaşın ilk haftasından itibaren ham petrol fiyatları sert bir yükseliş gösterdi. Çatışmalar öncesinde 71-72 dolar bandında seyreden Brent petrolün varil fiyatı kısa sürede 115 doların üzerine çıktı. Piyasalarda panik satın alma dalgası, spekülasyon ve tedarik belirsizliği bir araya gelince fiyatlar tarihi seviyelere hızla yaklaştı. Nisan başı itibarıyla kısmen geri çekilen fiyat 108 dolar dolayında dengelendi; ancak bu bile savaş öncesiyle kıyaslandığında yüzde 50’yi aşan bir artışa karşılık geliyordu.
Pompadaki yansıma kaçınılmaz oldu. Dünyanın dört bir yanında sürücüler akaryakıt istasyonlarında daha çok ödeme yapmak zorunda kaldı. 44 ülkeyi kapsayan verilere göre 27 Şubat-1 Nisan arasındaki dönemde Avrupa ve çevresinde euro bazında kurşunsuz benzin fiyatı ortalama yüzde 11,6, motorin fiyatı ise yüzde 22,7 oranında arttı. Bu rakamlar bile ortalamanın altında kalan ülkelerin varlığı sayesinde bu düzeyde tutunabildi; zira kimi ülkelerde artış çok daha dramatik boyutlara ulaştı.
Bu süreçte en sert darbeyi alan ülke Moldova oldu. Yüzde 25,6 benzin ve tam yüzde 57,4 motorin artışıyla Moldova, ekonomik kırılganlığı ile enerji ithalata bağımlılığının nasıl bir felaket reçetesi oluşturduğunu somut olarak gösterdi. Estonya yüzde 24,7 benzin ve yüzde 46,9 motorin artışıyla onu izledi. Polonya, Almanya, Belçika, Lüksemburg gibi AB’nin köklü ekonomileri de bu listede üst sıralara yerleşirken Almanya benzinde yüzde 22,3, motorinde ise yüzde 39,8 artış kaydederek şokun Batı Avrupa’yı da derinden sarstığını ortaya koydu.
Türkiye’nin bu tablodaki konumu dikkat çekiciydi. Euro bazında hesaplandığında Türkiye, benzinde yüzde 5,5 artışla 44 ülke arasında 33’üncü, motorinde ise yüzde 15,8 artışla 31’inci sıraya yerleşti. TL bazında bakıldığında da rakamlar Avrupa ortalamalarının gerisinde kaldı: İstanbul Avrupa yakasında benzin litre fiyatı 57,27 TL’den 60,38 TL’ye çıkarken, motorin 62,52 TL’den 74,87 TL’ye yükseldi. Yüzde 9,2 benzin ve yüzde 24 motorin artışı, tek başına değerlendirildiğinde hiç de küçük bir rakam değil; ama Avrupa manzarasıyla yan yana getirildiğinde Türkiye’nin görece korunaklı bir pozisyonda kaldığı anlaşılıyor.
Bu korunaklılığın ardında yapısal bir mekanizma yatıyor: ÖTV indirim sistemi. Eski adıyla “eşel mobil” olarak bilinen, günümüzde güncellenmiş biçimiyle işlev gören bu mekanizma, petrol ve döviz kaynaklı fiyat artışlarını otomatik olarak kısmen absorbe edecek şekilde tasarlanmış. Ham petrol fiyatı veya dolar kuru belirli eşikleri aştığında devreye giren ÖTV indirimi, pompaya yansıyan artışın bir bölümünü keserek tüketiciyi bir ölçüde koruma altına alıyor. Bu savaş döneminde de aynı mekanizma devreye girdi ve fiyat artışının önünde önemli bir tampon işlevi gördü.
Söz konusu sistem elbette sınırsız bir kalkan değil. ÖTV indirimleri hazine gelirlerini doğrudan etkiliyor ve savaş uzadıkça, petrol fiyatları yüksek seyretmeye devam ettikçe bu mekanizmanın sürdürülebilirliği tartışmalı hale gelebilir. Öte yandan Türkiye’nin enerji ithalatındaki kısmi çeşitlendirmesi ve Rusya ile sürdürdüğü enerji ilişkileri de fiyat dinamiklerini etkilemiş olabilir; nitekim Rusya’nın bu dönemde benzinde yüzde 1,4, motorinde yüzde 2,4 oranında fiyat indirdiği kayıtlara geçti. Rusya’nın Hürmüz kısıtlamalarından etkilenmeyen kuzey güzergahlarından petrol ihraç edebildiği düşünüldüğünde, bu ülkeyle yakın ticaret ilişkisi içindeki ekonomilerin nispi avantaj sağlamış olabileceği öngörülebilir.
Bir adım geri çekilip büyük resme bakıldığında, Hürmüz krizinin aslında çok daha derin bir gerçeği yeniden yüzümüze fırlattığı görülüyor. Dünya hâlâ fosil yakıtlara ve birkaç dar su yoluna olan tehlikeli bağımlılığını kıramadı. Hürmüz Boğazı, günde yaklaşık 17-21 milyon varil ham petrol ve petrol ürünlerine geçiş kapısı olmayı sürdürüyor. Bu boğazın kapanması ya da kısıtlanması, yalnızca bölgesel bir enerji meselesi olmaktan çıkıp anında küresel bir ekonomik şoka dönüşüyor. Moldova’dan Almanya’ya, Polonya’dan Yunanistan’a uzanan pompa fiyatlarındaki bu dramatik artışlar, jeopolitik riskin enerji piyasaları üzerindeki dönüştürücü gücünün en somut kanıtı.
Türkiye bu tablo içinde görece iyi bir sınav vermiş olabilir; ancak savaşın uzaması ve petrol fiyatlarının yüksek seyretmeye devam etmesi halinde mevcut vergi mekanizmalarının ne kadar süre dayanabileceği, hem ekonomi yönetimi hem de sokaktaki vatandaş için belirleyici soru olmayı sürdürecek.











