Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 22 Ocak tarihli Para Politikası Kurulu toplantı özeti, tek başına bakıldığında küçük gibi görünen bir faiz indiriminin arkasında oldukça temkinli, katmanlı ve stratejik bir yaklaşım olduğunu ortaya koyuyor. Politika faizinin yüzde 38’den yüzde 37’ye indirilmesi, “gevşeme” kelimesiyle açıklanabilecek bir karar olmaktan ziyade, Merkez Bankası’nın ekonomide oluşan yeni dengeyi ölçerek ilerlediğinin bir göstergesi niteliğinde.
Merkez Bankası’nın verdiği asıl mesaj net: Dezenflasyon süreci başlamış olsa da henüz garanti altına alınmış değil. Bu nedenle para politikasında erken bir rahatlama söz konusu değil. Faiz indirimi yapılırken dahi, metnin neredeyse her satırına “sıkı duruş sürecek” vurgusunun serpiştirilmiş olması tesadüf değil.
Bugün gelinen noktada TCMB, bir yandan ekonomik aktivitede sert bir yavaşlamaya yol açmadan fiyat istikrarını sağlamaya çalışıyor, diğer yandan da piyasalara “kontrol bizde” mesajı vermek istiyor. Bu çerçevede yapılan 100 baz puanlık indirim, bir yön değişikliğinden çok, ince ayar olarak okunmalı.
Enflasyon cephesinde tablo ilk bakışta umut verici. Aralık ayında aylık enflasyonun yüzde 0,89 gibi görece düşük bir seviyede gerçekleşmesi ve yıllık enflasyonun yüzde 30,89’a gerilemesi, sıkı para politikasının çalıştığını gösteriyor. Ancak bu iyileşmenin kalitesine bakıldığında önemli bir ayrım ortaya çıkıyor. Enflasyondaki düşüşün önemli bölümü mal gruplarından gelirken, hizmet enflasyonunun hâlâ yüksek ve katı olması, risklerin canlı olduğunu gösteriyor.
Özellikle kira enflasyonu meselesi, Türkiye’nin yapısal sorunlarından biri haline gelmiş durumda. Deprem sonrası yeniden yapılanma ihtiyacı, kentsel dönüşüm süreçleri ve konut arzındaki yetersizlik, kira fiyatlarını yalnızca para politikasıyla kontrol etmeyi zorlaştırıyor. Bu da bize şunu söylüyor: Enflasyonla mücadele artık sadece Merkez Bankası’nın değil, maliye politikası ve yapısal reformların da alanına girmiş durumda.
Beklentiler tarafındaki iyileşme ise Merkez Bankası açısından en önemli kazanımlardan biri. 12 ay sonrası enflasyon beklentisinin yüzde 22,2’ye, 24 ay sonrası beklentinin yüzde 16,9’a gerilemesi, toplumun ve piyasanın dezenflasyon sürecine kısmen ikna olmaya başladığını gösteriyor. Ancak TCMB’nin de altını çizdiği gibi, beklentiler hâlâ hedeflerin üzerinde ve bu nedenle rehavete yer yok.
Faiz koridoruna bakıldığında da Merkez Bankası’nın ihtiyatlılığı görülüyor. Politika faizi yüzde 37’ye çekilirken, gecelik borç verme faizinin yüzde 40’ta tutulması, gerektiğinde piyasaya daha sıkı bir sinyal verilebileceğini gösteriyor. Bu yapı, TCMB’ye esneklik sağlıyor ve ani dalgalanmalara karşı manevra alanı bırakıyor.
Finansal piyasalardaki görünüm ise şimdilik Merkez Bankası lehine. Brüt rezervlerin 205 milyar doların üzerine çıkması, CDS priminin 215 baz puana gerilemesi ve portföy girişlerinin sürmesi, uygulanan politikanın uluslararası yatırımcı nezdinde bir güven oluşturduğunu düşündürüyor. Bu güvenin korunması, önümüzdeki dönemde atılacak adımların en kritik belirleyicisi olacak.
Bununla birlikte kredi tarafındaki tablo karmaşık. Ticari kredi faizlerinin yüzde 40 civarında seyretmesi, üretici kesim için hâlâ zorlayıcı bir finansman ortamına işaret ediyor. İhtiyaç kredilerinde faizlerin yüzde 64 seviyesine çıkması ise iç talebin kredi kanalıyla kontrollü tutulduğunu gösteriyor. Merkez Bankası’nın asıl hedeflerinden biri de zaten bu: Talebi tamamen boğmadan, aşırı ısınmayı önlemek.
Küresel cephede ise riskler azalmış değil. Jeopolitik gerilimler, özellikle enerji ve değerli metallerde ani fiyat sıçramalarına yol açabilecek potansiyele sahip. Küresel arz zinciri baskılarının yeniden yükselmesi de, ithalat maliyetleri üzerinden enflasyonu besleyebilir. Bu nedenle TCMB’nin metninde küresel risklere geniş yer ayrılması son derece anlamlı.
Reel ekonomi tarafında sanayi üretiminin aylık bazda artması olumlu, ancak çeyreklik bazda zayıflama sinyali, büyümenin ivme kaybettiğini düşündürüyor. İşsizlik oranının yüzde 8,6’ya yükselmesi de bu yavaşlamanın işgücü piyasasına yansımaya başladığını gösteriyor. Burada Merkez Bankası’nın karşı karşıya olduğu temel ikilem açıkça görülüyor: Enflasyonu düşürmek için sıkılık şart, ancak aşırı sıkılık büyüme ve istihdamı riske atabilir.
Cari denge tarafında ise altın ithalatının yüksek seyri ve dış ticaret açığı, önümüzdeki aylarda yıllık cari açığın yeniden yükselme ihtimalini gündeme getiriyor. Bu da kur üzerindeki baskıların tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor.
Tüm bu tablo bir araya getirildiğinde TCMB’nin stratejisi netleşiyor: Küçük adımlarla ilerlemek, piyasayı şaşırtmamak, beklentileri bozmamak ve gerektiğinde hızla frene basabilecek bir çerçeveyi korumak.
Sonuç olarak, yapılan faiz indirimi bir “gevşeme başlangıcı” değil, kontrollü normalleşme denemesi olarak okunmalı. Merkez Bankası, kapıyı aralıyor ama sonuna kadar açmıyor. Çünkü biliyor ki, Türkiye ekonomisinde geçmişte yaşanan en büyük hatalardan biri, kazanımların erken gevşemeyle kaybedilmesi oldu.
Önümüzdeki aylarda asıl belirleyici olacak unsur, enflasyonun sadece düşmesi değil, düşmeye devam edeceğine dair güvenin güçlenmesi olacak. Eğer bu güven tesis edilebilirse, faiz indirimleri daha anlamlı ve sürdürülebilir hale gelebilir. Aksi durumda, Merkez Bankası’nın metinde açıkça söylediği gibi, yön yeniden sıkılaşmaya dönebilir.
Kısacası, TCMB şu anda ip üzerinde yürüyor. Dengede kalabilirse, hem fiyat istikrarı hem de ekonomik istikrar adına önemli bir eşik aşılmış olacak.










