Faiz İndirimi Tartışmalarının Ötesinde: TCMB’nin En Doğru Hamlesi Beklemek mi?

Petrol fiyatlarındaki yükseliş ve enflasyon riskleri sürerken TCMB için en rasyonel seçenek politika faizini sabit tutmaktır.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz kararı öncesinde piyasalarda yine yoğun bir tahmin trafiği yaşanıyor. Birkaç ay öncesine kadar birçok ekonomist ve piyasa uzmanı yılın ikinci çeyreğinde faiz indirimlerinin başlayacağını öngörüyordu. Ancak küresel ekonomi son derece hızlı değişiyor. Jeopolitik riskler, enerji fiyatları, sermaye hareketleri ve enflasyon görünümü birkaç ay içinde tamamen farklı bir tablo ortaya çıkarabiliyor. Bu nedenle bugün yapılan tahminlerin önemli bir bölümü güçlü matematiksel modellerden ziyade mevcut koşulların devam edeceği varsayımına dayanıyor. Oysa son dönemde yaşanan gelişmeler, ekonomik tahminlerde belirsizliğin ne kadar yüksek olduğunu bir kez daha gösterdi.

Faiz indirimi isteyenlerin de güçlü gerekçeleri bulunuyor. Yaklaşık iki yıldır uygulanan sıkı para politikası finansman maliyetlerini önemli ölçüde artırdı. Sanayi şirketleri yüksek kredi faizleri nedeniyle yatırım kararlarını erteliyor, işletme sermayesi ihtiyacını daha pahalı karşılıyor ve iç talepteki yavaşlama üretim üzerinde baskı oluşturuyor. Bu nedenle birçok kesim ekonomik aktivitenin yeniden hız kazanabilmesi için faizlerin kademeli şekilde düşürülmesi gerektiğini savunuyor. Bu görüş tamamen haksız değildir. Yüksek faiz yalnızca tüketimi değil, üretimi ve yatırımları da yavaşlatan önemli bir maliyet unsurudur.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, politika faizindeki küçük değişikliklerin kredi faizlerine bire bir yansımamasıdır. Örneğin TCMB politika faizini yüzde 40’tan yüzde 39’a indirse bile ticari ve bireysel kredi faizlerinde anlamlı bir gerileme oluşmayabilir. Çünkü bankalar yalnızca politika faizine göre fiyatlama yapmaz. Mevduat maliyetleri, fonlama yapısı, takipteki kredi oranları, aktif-pasif dengesi, sermaye yeterliliği ve risk primi gibi birçok unsur kredi faizlerini belirler. Dolayısıyla sembolik sayılabilecek bir faiz indiriminin reel ekonomi üzerindeki etkisi oldukça sınırlı kalabilir.

Bugünkü ekonomik tabloda para politikasının önündeki en büyük risklerden biri enerji fiyatlarıdır. Bir süre önce 70-75 dolar bandında seyreden Brent petrolün yaklaşık 90 dolar seviyelerine yükselmesi, enflasyon açısından yeni bir baskı oluşturuyor. Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke olduğu için petrol fiyatlarındaki yükseliş hem cari dengeyi hem de akaryakıt fiyatları üzerinden enflasyonu doğrudan etkiliyor. Böyle bir ortamda erken faiz indirimi, enflasyon beklentilerini yeniden bozma riski taşıyabilir.

Bu nedenle normal koşullarda Merkez Bankası’nın mevcut sıkı duruşunu koruması daha tutarlı bir politika tercihi olarak öne çıkıyor. Çünkü enflasyon cephesinde henüz kalıcı bir iyileşmeden söz etmek zor. Enflasyonun yüzde 30’un altına inmekte zorlandığı bir dönemde para politikasının erken gevşetilmesi fiyat istikrarı hedefini zora sokabilir.

Piyasada farklı bir senaryo daha konuşuluyor. Buna göre TCMB politika faizini örneğin yüzde 37’den yüzde 39’a yükseltip haftalık fonlamaya geçebilir. İlk bakışta bu karar daha şahin bir duruş gibi görünse de ortalama fonlama maliyetinin düşmesi nedeniyle piyasaya fiilen daha düşük maliyetli fonlama sağlanabilir. Yani teknik olarak faiz artırımı yapılırken uygulamada fonlama maliyetinin azalması mümkün olabilir. Böyle bir adım bankacılık hisselerinde kısa vadeli olumlu fiyatlamalara neden olsa da mevcut küresel koşullar dikkate alındığında bunun gerçekleşme ihtimali oldukça sınırlı görünüyor.

Son dönemde brüt rezervlerde görülen gerilemenin önemli nedenlerinden biri de altın fiyatlarındaki yükseliştir. Rezervlerin değerlemesi altın fiyatlarından doğrudan etkileniyor. Bu nedenle rezervlerde görülen her düşüşü döviz çıkışı şeklinde yorumlamak doğru olmayabilir. Aynı şekilde bazı yabancı kurumların yayımladığı raporlarda Türk lirasının değer kaybetme hızının artabileceği yönünde değerlendirmeler yer alıyor. Ancak bu durum tek başına olumsuz okunmamalıdır. Enflasyonun yüzde 30’un üzerinde seyrettiği bir ekonomide döviz kurunun kontrollü şekilde enflasyona yakın hareket etmesi doğal karşılanabilir. Uzun süre enflasyonun çok altında kalan kur artışları ise ilerleyen dönemlerde daha sert düzeltmeleri beraberinde getirebilir.

Diğer taraftan Türkiye, yüksek faiz politikası sayesinde yabancı yatırımcı açısından hâlâ cazip bir getiri sunuyor. Kur oynaklığının görece sınırlı kaldığı ve reel faizin pozitif olduğu mevcut ortam, yabancı sermayenin Türk lirası varlıklara ilgisini desteklemeye devam ediyor. Bu ilginin korunması finansal istikrar açısından önemli unsurlardan biri olmayı sürdürüyor.

Sonuç olarak mevcut veriler birlikte değerlendirildiğinde TCMB’nin politika faizini mevcut yüzde 40 seviyesinde sabit bırakması en rasyonel seçenek olarak öne çıkıyor. Enflasyonda kalıcı düşüş sağlanmadan, enerji fiyatlarındaki yukarı yönlü riskler azalmadan ve küresel belirsizlikler hafiflemeden erken bir faiz indirimi para politikasının kredibilitesini zedeleyebilir. Diğer yandan yalnızca sanayiyi desteklemek amacıyla yapılacak sembolik faiz indirimlerinin kredi maliyetlerine sınırlı yansıması nedeniyle beklenen ekonomik canlanmayı sağlaması da kolay görünmüyor. Bugünün koşullarında para politikası açısından en güçlü mesaj, değişiklik yapmak değil, fiyat istikrarı hedefi doğrultusunda mevcut sıkı duruşu kararlılıkla sürdürmektir.