Borsa İstanbul Zorlu Sınavdan Geçiyor: Sabır, Seçicilik ve Doğru Portföy Yönetiminin Önemi

Zorlu bilanço dönemi başlıyor. Enflasyondaki olası düşüş ve kademeli faiz indirimleri, Borsa İstanbul için yeni fırsatlar oluşturabilir.

Borsa İstanbul ikinci çeyrek bilanço sezonuna hazırlanırken, yatırımcıları son yılların en zorlu finansal tablolarından biri bekliyor. Yüksek faiz ortamı, baskılanan iç talep, kredi büyümesindeki yavaşlama ve enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan sıkı para politikası, şirketlerin kârlılıkları üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Bu nedenle açıklanacak bilançoların önemli bir bölümünde beklentilerin altında kalan sonuçlar görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak yatırımcıların kısa vadeli rakamların ötesine bakarak ekonomideki dönüşüm sürecini doğru okumaları gerekiyor.

Enflasyonla mücadele sadece döviz kurunu kontrol altında tutarak başarıya ulaşabilecek bir süreç değildir. Bunun yanında iç talebin de kontrollü şekilde yavaşlatılması gerekir. Nitekim ikinci çeyrek verileri bu politikanın etkilerinin hissedilmeye başlandığını gösteriyor. Uzun yıllardır ilk kez kredi kartı harcamalarında reel bazda küçülme görülmesi, tüketim eğilimlerinin önemli ölçüde yavaşladığını ortaya koyuyor. Bu durum kısa vadede perakende, dayanıklı tüketim ve iç pazara çalışan birçok şirket için olumsuz görünse de enflasyonun kalıcı şekilde düşürülebilmesi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Bu sıkı para politikasının en fazla etkilediği sektörlerden biri ise bankacılık oldu. Bankaların temel faaliyet alanı olan kredi verme mekanizmasının çeşitli düzenlemeler ve sıkı finansal koşullar nedeniyle istenilen ölçüde çalışamaması, sektörün kârlılık performansını baskılıyor. Bugün birçok vatandaş konut kredisi almak istediğinde teorik olarak kredi seçenekleri bulunsa bile uygulamada krediye erişmek oldukça güçleşmiş durumda. Kredi hacmi büyüyemeyen bankaların özkaynak kârlılığı da yüksek enflasyon karşısında zayıf kalıyor.

Uluslararası yatırım kuruluşlarının da bu tabloya dikkat çektiği görülüyor. Özellikle Bank of America’nın bankacılık sektörüyle ilgili yayımladığı olumsuz değerlendirme, yabancı yatırımcıların sabrının önemli ölçüde azaldığını gösteriyor. Bu tür raporlar kısa vadede piyasa üzerinde baskı oluşturabilir. Ancak finansal piyasalarda beklentilerin çoğu zaman mevcut verilerden daha önemli olduğu unutulmamalıdır. Eğer para politikasında normalleşme süreci başarıyla ilerlerse bugün olumsuz görülen sektörler ilerleyen dönemde yeniden yatırımcı ilgisinin odağı haline gelebilir.

Diğer taraftan son dönemde MSCI ve S&P tarafından yapılan uyarılar sonrasında sermaye piyasalarında bazı yapısal düzenlemelerin gündeme gelmesi dikkat çekiyor. Borsa İstanbul uzun süredir yatırımcı güvenini olumsuz etkileyen çeşitli yapısal sorunlarla karşı karşıya bulunuyor. Endeks yapısından halka açıklık oranlarına, kurumsal yönetim standartlarından piyasa derinliğine kadar birçok başlıkta iyileştirme ihtiyacı olduğu uzun süredir dile getiriliyor. Kamu otoritesinin bu sorunların farkında olması ve çözüm yönünde adımlar atmaya başlaması, kısa vadede büyük değişimler yaratmasa bile uzun vadeli yatırım ortamı açısından son derece olumlu bir gelişmedir.

Enflasyon tarafında ise piyasa beklentileri ile gerçekleşmeler arasında ilerleyen aylarda farklılaşma yaşanabilir. Bugün birçok yatırımcı en kötü senaryoyu fiyatlıyor. Ancak Merkez Bankası’nın yayımladığı raporlar incelendiğinde kira, eğitim ve gıda gibi uzun süredir katılık gösteren kalemlerde yavaşlama sinyalleri görülmeye başlanıyor. Bu gelişmeler üçüncü çeyrek boyunca enflasyon verilerinde piyasanın beklediğinden daha olumlu sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilir. Eğer bu süreç devam ederse hem faiz beklentileri hem de finansal varlık fiyatlamaları yeniden şekillenebilir.

Yılın son bölümünde ise gözler yeniden Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın faiz kararlarına çevrilecek. Beklentiler ilk faiz indirimlerinin oldukça sınırlı ve temkinli şekilde gerçekleşeceği yönünde yoğunlaşıyor. Merkez Bankası’nın agresif değil, kademeli bir faiz indirimi süreci izlemesi finansal istikrar açısından daha sağlıklı olacaktır. Özellikle ilk birkaç faiz indirimi sonrasında bankacılık hisselerine hem yerli hem de yabancı yatırımcı ilgisinin yeniden artması sürpriz olmayacaktır. Çünkü bankalar yüksek faiz döneminin en fazla baskı altında kalan sektörlerinden biri olurken, faizlerin kontrollü şekilde gerilemesi sektörün kârlılık beklentilerini yeniden iyileştirebilir.

Böyle dönemlerde yatırımcıların en büyük hatası tek bir varlık sınıfına yönelmektir. Oysa belirsizlik dönemlerinde çeşitlendirilmiş portföy yönetimi çok daha sağlıklı sonuçlar verebilir. Kurumsal yatırımcılar için önerilen portföy dağılımında %65 TL sabit getirili enstrüman, %15 Türk hisse senedi, %10 altın ve %10 yabancı menkul kıymet dengeli bir risk yönetimi anlayışını yansıtıyor. Orta riskli bireysel yatırımcılar için ise %50 TL sabit getirili yatırım araçları, %25 Türk hisse senedi, kalan %25’in ise altın ve özellikle Amerikan teknoloji hisselerine yatırım yapan fonlar arasında paylaşılması, hem büyüme potansiyelinden faydalanmayı hem de olası riskleri sınırlandırmayı amaçlıyor.

Döviz cephesinde ise mevcut ekonomik program devam ettiği sürece kısa vadede sert kur hareketi beklenmiyor. Bu nedenle birçok profesyonel yatırımcı portföylerinde %70-80 seviyelerinde TL ağırlığını korumayı tercih ediyor. Ancak burada unutulmaması gereken en önemli nokta, döviz piyasalarının küresel gelişmelere oldukça duyarlı olduğudur. Jeopolitik riskler, küresel faiz politikaları veya uluslararası sermaye hareketlerinde yaşanabilecek ani değişimler kur görünümünü kısa sürede değiştirebilir. Bu nedenle yatırımcıların tek bir senaryoya bağlı kalmadan risklerini dağıtmaları büyük önem taşıyor.

Önümüzdeki bilanço dönemi muhtemelen şirketlerin güçlü kâr açıkladığı bir dönem olmayacak. Ancak finansal piyasalar bugünü değil geleceği fiyatlar. Enflasyonda beklenenden hızlı iyileşme, faizlerde kontrollü normalleşme, sermaye piyasalarında yapısal reformlar ve yabancı yatırımcı güveninin yeniden kazanılması, Borsa İstanbul açısından orta ve uzun vadede yeni fırsatların kapısını aralayabilir. Bu süreçte yatırımcıların kısa vadeli dalgalanmalardan çok şirketlerin bilanço kalitesine, borçluluk seviyelerine, nakit üretme kabiliyetine ve sürdürülebilir büyüme potansiyeline odaklanmaları daha doğru olacaktır. Belirsizlik dönemlerinde sabır, disiplin ve doğru varlık dağılımı, çoğu zaman en yüksek getiriyi sağlayan strateji olmaya devam eder.