Avrupa Birliği’nin sanayi politikasında yaşanan bir gelişme, Türkiye için belki de son yılların en önemli ekonomik diplomatik başarısı olarak tarihe geçebilir. Avrupa Komisyonu’nun 4 Mart’ta AB Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun onayına sunduğu Sanayi Hızlandırma Yasası Taslağı’nda stratejik sektörlerdeki kamu alımlarına uygulanacak “Made in EU” kriterine Türk menşeli ürünlerin de ilke olarak dahil edilmesi, Türkiye’nin AB değer zincirleriyle entegrasyonu açısından çığır açıcı bir adım niteliği taşıyor. Otomotiv, çelik, çimento, alüminyum ve net-sıfır teknolojilerini kapsayan bu düzenleme, Türk sanayicileri için hem kısa vadeli bir pazar güvencesi hem de uzun vadeli bir konumlanma fırsatı sunuyor.
Bu gelişmenin önemini tam olarak kavrayabilmek için AB’nin bu yasayı neden çıkardığını anlamak gerekiyor. Avrupa, son yıllarda kendi sanayisinin küresel rekabet gücünü yitirdiği endişesiyle derin bir özeleştiri sürecine girdi. Çin’in sübvansiyonlu sanayi politikaları, Asya menşeli ucuz ürünlerin AB pazarını doldurması, ABD’nin Enflasyon Azaltma Yasası ile Amerikan sanayisini devasa teşviklerle beslemesi; tüm bu gelişmeler Avrupa’yı kendi imalat tabanını koruma konusunda harekete geçirmeye zorladı. Sanayi Hızlandırma Yasası tam da bu kaygıların bir ürünü; Avrupa’nın “kendi üreticisini kayır, düşük karbonlu üretime geç” mesajını kamu alım süreçlerine yansıtma çabasının hukuki çerçevesi. Bu çerçevede “Made in EU” kriteri, hem bir koruma kalkanı hem de yeşil dönüşümü teşvik eden bir araç olarak tasarlanıyor.
Türkiye, bu resmin neresinde duruyor? 1995’te yürürlüğe giren Gümrük Birliği, Türkiye’yi AB’nin ticaret politikasıyla derinden bütünleştirdi; ancak aynı zamanda yapısal bir asimetri de yarattı. Türkiye AB’nin ortak gümrük tarifesini uyguluyor, AB’nin ticaret mevzuatına uyum sağlıyor; ancak AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına otomatik olarak dahil olamıyor. Bu asimetri, Türk sanayicilerinin rakipleri karşısında zaman zaman dezavantajlı konuma düştüğü önemli bir açık oluşturuyordu. “Made in EU” kriterinin Türk ürünlerini dışarıda bırakması halinde bu açık daha da derinleşecekti; zira AB kamu alımlarında tercih edilen tedarikçi listesinin dışında kalmak, özellikle otomotiv ve çelik gibi ihracatın bel kemiğini oluşturan sektörler için son derece ağır bir rekabet dezavantajı anlamına gelirdi.
Ticaret Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın son üç ay boyunca yürüttüğü yoğun diplomatik mesai, işte bu riski bertaraf etmeye yönelikti. Her seviyede sürdürülen bu girişimlerin somut bir sonuç vermesi, Türk dış ekonomi politikasının proaktif ve etkin biçimde işlediğinin somut bir kanıtı olarak değerlendirilebilir. Taslakta Türk menşeli ürünlerin “ilke olarak” kapsama alınması ifadesi, sürecin henüz tamamlanmadığını, AB Konseyi ve Parlamentosu onayıyla nihai şeklini alacağını hatırlatıyor. Ancak bu yazımın taslağa girmesi, diplomatik mücadelenin kritik ilk aşamasının başarıyla geride bırakıldığına işaret ediyor.
Hindistan boyutunu da göz ardı etmemek gerekiyor. AB ile Hindistan arasında uzun süredir yürütülen Serbest Ticaret Anlaşması müzakereleri, Türkiye’nin gündeminde önemli bir risk başlığı olarak yer alıyordu. Gümrük Birliği mekanizması çerçevesinde AB pazarına ayrıcalıklı erişim hakkına sahip olan Türkiye, Hindistan’ın aynı pazara indirimli tarifelerle girebileceği bir düzende otomativ ve tekstil başta olmak üzere pek çok sektörde ciddi bir rekabet baskısıyla yüzleşmek zorunda kalabilirdi. “Made in EU” kriterinin Türk ürünlerini kapsaması, bu denklemi Türkiye lehine dengeleyen önemli bir karşı ağırlık işlevi görüyor. Hindistan’ın AB pazarında tarife avantajı kazanabileceği bir ortamda Türk üreticilerin en azından stratejik sektörlerdeki kamu alımlarında tercih edilen tedarikçi statüsünü koruması, oyun değiştirici bir avantaj niteliği taşıyor.
Türk sanayisi açısından en doğrudan etki otomotiv sektöründe hissedilecek. Türkiye, Avrupa otomotiv tedarik zincirinin köklü ve güvenilir bir parçası; Bursa, Kocaeli ve İzmir’deki otomotiv üretim tesisleri yalnızca iç pazara değil, büyük ölçüde Avrupa pazarına üretim yapıyor. Bu sektörde “Made in EU” damgası almak, kamu alımlarında rakip ülke üreticileri karşısında belirleyici bir öncelik hakkı anlamına geliyor. Benzer şekilde çelik ve alüminyum sektörleri için de tablo olumlu; Türkiye bu metallerin hem üreticisi hem ihracatçısı konumunda ve AB kamu projelerinin tedarik zincirinde kayda değer bir yer tutuyor. Net-sıfır teknolojileri başlığı ise daha uzun vadeli ama potansiyel açısından en heyecan verici alan; güneş paneli bileşenlerinden elektrikli araç parçalarına uzanan bu alanda Türkiye’nin üretim kapasitesini geliştirme yönünde önemli adımlar atmakta olduğu biliniyor.
Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın altını çizdiği “yeşil ve dijital dönüşüm” vurgusu da bu bağlamda stratejik bir çerçeve sunuyor. AB’nin “Made in EU” kriteri yalnızca menşeyi değil, üretimin karbon ayak izini de gözetiyor; düşük karbonlu üretim süreçleri bu kriterin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Türk sanayisinin bu kriterin sunduğu fırsattan tam anlamıyla yararlanabilmesi, aynı zamanda üretim süreçlerinin yeşil dönüşümünü hızlandırmasını zorunlu kılıyor. Bu, hem bir gereklilik hem de bir fırsat penceresi. Avrupa’nın Sınırda Karbon Düzenlemesi’nin (CBAM) çelik ve alüminyum üzerindeki baskısı zaten bu dönüşümü zorunlu hale getiriyordu; “Made in EU” kriterindeki bu gelişme, söz konusu yatırımların geri dönüşünü hızlandırabilecek ek bir teşvik unsuru sunuyor.
Tabloyu bütünüyle değerlendirdiğimizde şu sonuca varıyoruz: Bu gelişme, Türkiye’nin AB ile ilişkisinde son yıllarda yaşanan gerilimlerin gölgesinde fazla fark edilmemiş olan derin ekonomik entegrasyonun ne denli stratejik bir değer taşıdığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Üyelik müzakerelerindeki donukluk siyasi manşetlere taşınırken, Gümrük Birliği zemininde bina edilen ticari ve sanayi bütünleşmesi sessiz sedasız derinleşmeye devam ediyor. “Made in EU” kriterine dahil olmak bu entegrasyonun somut bir meyvesidir; ancak taslağın nihai hali AB Konseyi ve Parlamentosu’ndan geçtikten sonra netleşecek. Süreç tamamlanana kadar diplomatik temponun korunması ve özellikle ilerleyen aşamalarda kapsama eklenebilecek yeni sektörler için pozisyon alınması, Türkiye açısından önümüzdeki dönemin en kritik gündem başlıklarından biri olmaya devam edecek.










