Enflasyonu Düşürmek Yetmez: Türkiye’nin Üretim Ekonomisine Yeniden Dönmesi Gerekiyor

Kalıcı refah yalnızca enflasyonu düşürmekle değil, üretim, sanayi ve ihracatı birlikte güçlendiren politikalarla mümkündür.

Türkiye ekonomisinde son yılların en önemli gündemi hiç kuşkusuz enflasyonla mücadele oldu. Yüksek enflasyon yalnızca fiyatların artması anlamına gelmez; aynı zamanda ekonominin sağlıklı işleyişini bozan, yatırım kararlarını erteleyen, üretim planlamasını zorlaştıran ve toplumun bütün kesimlerini olumsuz etkileyen yapısal bir sorundur. Bu nedenle enflasyonun kalıcı olarak düşürülmesini hedefleyen dezenflasyon programı doğru ve gerekli bir adımdır.

Yüksek enflasyon fiyatlama davranışlarını bozar. İşletmeler maliyetlerini öngöremediği için ürünlerine güvenlik payı ekler, tüketiciler ise fiyatların daha da yükseleceği beklentisiyle ihtiyaçlarından fazla harcama yapmaya yönelir. Böyle bir ortamda piyasa mekanizması sağlıklı çalışamaz. Belirsizlik arttıkça şirketler uzun vadeli yatırım yapmak yerine kısa vadeli kararlar almaya başlar. Finansman maliyetleri yükselir, kaynaklar verimli alanlara değil enflasyondan korunmaya yönelik araçlara yönelir. Sonuçta hem üretici hem çalışan hem de tüketici kaybeder. Verimlilik azalır, büyüme potansiyeli zayıflar ve ülkenin rekabet gücü aşınır.

Ancak enflasyonla mücadele tek başına ekonomik başarı için yeterli değildir. Fiyat istikrarı ekonominin temelidir ama tek başına refah üretmez. Fiyat istikrarı sağlandıktan sonra büyümeyi, istihdamı ve gelir artışını sağlayacak olan üretim kapasitesidir. İşte bu nedenle dezenflasyon programının ikinci ayağını güçlü bir sanayi ve üretim politikası oluşturmalıdır. Enflasyonla mücadelede gösterilen kararlılık, üretim, ihracat ve teknolojik dönüşüm konusunda da aynı şekilde ortaya konulmalıdır.

Son yıllarda açıklanan veriler bu konuda dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. 2022 yılında mal ihracatının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla içindeki payı yaklaşık %27 seviyesine kadar yükselmişken, son dönemde bu oran yaklaşık %17 seviyesine geriledi. Benzer şekilde sanayinin milli gelir içindeki payı da yaklaşık %26’dan %19 seviyelerine düştü. Buna karşılık büyümenin ağırlık merkezi giderek hizmet sektörüne ve tüketime kaydı. Hizmetler ekonominin vazgeçilmez bir parçasıdır ancak sürdürülebilir büyümenin temel taşı güçlü üretim ve yüksek katma değerli sanayidir.

Bu değişimin uzun vadeli sonuçları dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü üretim kapasitesi zayıflayan ekonomilerde dış ticaret dengesi bozulabilir, teknolojik gelişim yavaşlayabilir ve kişi başına gelir artışı sınırlı kalabilir. Sanayi yalnızca fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi; mühendislik, teknoloji, araştırma-geliştirme, lojistik, yan sanayi ve nitelikli istihdam anlamına gelir. Güçlü sanayi aynı zamanda güçlü ihracat, daha yüksek verimlilik ve daha dirençli bir ekonomi demektir.

Bugün Türkiye’nin önündeki temel soru “Enflasyonu mu düşürelim, sanayiyi mi büyütelim?” değildir. Asıl soru, enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl artırabileceğimizdir. Bu iki hedef birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Fiyat istikrarı ile üretim kapasitesi birlikte yükseldiğinde ekonomi çok daha sağlam temeller üzerine oturur.

Bunun için yalnızca para politikası yeterli olmayacaktır. Eğitimden teknolojiye, hukuk sisteminden vergi politikalarına, enerji maliyetlerinden lojistik altyapıya kadar geniş kapsamlı yapısal reformlara ihtiyaç vardır. Katma değeri yüksek sektörlere yatırım yapılması, dijital dönüşümün hızlandırılması, üreticilerin uygun finansmana erişiminin kolaylaştırılması ve ihracatçıların küresel pazarlarda rekabet gücünün artırılması büyük önem taşımaktadır. Ayrıca sanayinin yeşil dönüşüme uyumu, yapay zekâ ve otomasyon yatırımları ile verimlilik artışı desteklenmeden küresel rekabette öne çıkmak giderek zorlaşacaktır.

Diğer taraftan makroekonomik istikrar ile yatırım ortamı arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Yabancı ve yerli yatırımcılar sadece düşük enflasyona değil; öngörülebilir kurallara, güçlü kurumlara ve uzun vadeli ekonomik vizyona da önem verir. Güven ortamı güçlendikçe yatırımlar artar, üretim kapasitesi genişler ve ekonominin büyüme kalitesi yükselir.

Türkiye geçmişte üretim ve ihracat odaklı büyüme dönemlerinde önemli başarılar elde etti. Bugün de benzer bir dönüşüm mümkündür. Ancak bunun için kısa vadeli tüketim odaklı büyümenin ötesine geçerek verimlilik artışını merkeze alan yeni bir kalkınma anlayışına ihtiyaç vardır.

Ekonomi yönetiminin enflasyonu düşürme kararlılığı sürmelidir. Ancak bu kararlılık, sanayinin rekabet gücünü artıracak, ihracatı destekleyecek ve üretim kapasitesini genişletecek politikalarla tamamlanmadığı sürece kalıcı refah üretmek kolay olmayacaktır. Çünkü enflasyonun düşmesi tek başına zenginleşmek anlamına gelmez. Asıl zenginlik, daha fazla üreten, daha fazla ihraç eden ve daha yüksek katma değer oluşturan bir ekonomi inşa edebilmektir.

Önümüzdeki on yılın en kritik sorusu da budur: Türkiye tüketerek büyüyen bir ekonomi mi olacak, yoksa üreterek zenginleşen bir ülke mi? Kalıcı ekonomik başarı, fiyat istikrarı ile üretim gücünün aynı hedef doğrultusunda ilerlediği dönemlerde elde edilir. Türkiye’nin bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.