Tek Adamın Küresel Düzeni: Trump’ın Kuralsız Dünyasında Ekonomik Gerilim ve Güç Oyunu

Trump'ın kuralsız, kişisel diplomasisi, eşitsiz büyüyen ABD ekonomisi ve yavaşlayan küresel ticaret eşliğinde istikrarsız dünya yaratıyor.

Donald Trump’ın “akıl ve ahlakını” tek yetki sınırı ilan ettiği uluslararası sistem, güçlünün kuralları dayattığı yeni bir jeopolitik döneme evriliyor. Küresel ekonomi ise bu belirsizlik ortamında %2,7’lik bir büyümeye doğru vites küçültürken, ABD, genişletici politikalarıyla %2 büyüme beklentisiyle görece bir güç adası oluşturuyor. Ancak bu görüntü, derinleşen iç eşitsizlikler ve Trump’ın müdahaleleriyle şekillenen istikrarsız bir dış ortamla gölgeleniyor.

Başkan Trump’ın Birleşmiş Milletler gibi çok taraflı kurumlara duyduğu açık güvensizlik ve karar merciinin “bizzat kendisi” olduğu vurgusu, onun dış politikasının özünü yansıtıyor. Bu yaklaşım, “Önce Amerika” sloganıyla başlayan ve şimdi “Trumpizm 2.0” olarak adlandırılan, Monroe Doktrini’nden esinlenmiş bir stratejiye dönüşmüş durumda. Bu doktrin, ABD’nin yakın coğrafyasında (özellikle Latin Amerika’da) mutlak hakimiyet kurma iddiasıyla, Rusya ve Çin gibi rakiplerin kendi bölgelerindeki hareketlerine müdahale etmemeyi bir arada barındırıyor. Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu hedef alan ve Trump’ın “artık biz sorumluyuz” dediği askeri müdahale, bu stratejinin en somut ve tartışmalı tezahürü. Bu hamle, petrol kaynaklarına atıfta bulunarak meşrulaştırılmaya çalışılsa da, uluslararası hukuku hiçe sayan ve bölgede öngörülemez sonuçlar doğurabilecek bir güç gösterisi olarak kayda geçti.

Avrupa, bu yeni Trump doktrininden derin bir şekilde etkileniyor. ABD’nin Aralık 2025’te yayımlanan ulusal güvenlik stratejisi belgesi, Avrupa’nın göç politikalarını, düşen doğum oranlarını ve “medeni varlığının silinme riskini” sert bir dille eleştirerek, kıtanın uzun vadede güvenilir bir müttefik olup olmayacağı konusunda şüphe uyandırıyor. Washington’ın gözünde, Avrupa artık Soğuk Savaş sonrası dönemdeki merkezi konumunu kaybetmiş durumda. NATO’ya yönelik sürekli eleştiriler ve mali yük paylaşımı konusundaki baskı, transatlantik ilişkileri tarihinin en sarsıcı dönemlerinden birine soktu. Trump yönetimi, Rusya ile “stratejik istikrarı yeniden tesis etmeyi” temel bir çıkar olarak tanımlarken, Ukrayna’daki savaşta pazarlık masasında kullanılabilir bir karta dönüştürüyor. Bu durum, Avrupa’nın güvenlik algısını temelden sarsıyor.

Ekonomik cephede ise çelişkili bir tablo hüküm sürüyor. Bir yandan Fitch gibi kuruluşlar ABD’nin 2026 büyüme tahminini %2’ye yükseltiyor ve tüketim, bilgi teknolojisi yatırımlarındaki artış iyimserlik kaynağı olarak gösteriliyor. Diğer yandan, ekonomik büyümenin motoru giderek daha dar bir kesime dayanıyor. Ülkedeki harcamaların neredeyse yarısı, en zengin %10’luk dilim tarafından yapılırken, tüketici güveni endeksi tarihi düşük seviyelerde seyrediyor. İşsizlik oranı %4,6’ya yükselmiş durumda ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” vaadi, imalat sektöründe beklenen toplu istihdam canlanmasını henüz getirmedi. Üstelik, Trump’ın uygulamaya koyduğu ve ortalama etkin oranı %17’ye varan gümrük vergilerinin enflasyonist etkilerinin 2026’da daha net hissedilmesi bekleniyor. Bu vergiler, ABD’nin en yakın ticaret ortaklarını bile hedef aldı. Kanada’da, ABD tarafından konulan vergilerden etkilenen çelik, alüminyum ve otomotiv gibi sektörlerde işsizlik artarken, ülkenin ihracatının geleceği 2026’da gözden geçirilecek olan USMCA ticaret anlaşmasının belirsizliğine bağlı.

Küresel ölçekte ise “zahmetsiz küreselleşme” dönemi sona eriyor. Trump’ın korumacılığı, diğer ülkeleri de benzer politikalar benimsemeye veya ABD dışında yeni ticaret blokları oluşturmaya itti. Sonuç olarak, küresel ticaret hacmindeki büyümenin 2026’da keskin bir şekilde yavaşlayacağı öngörülüyor. Bu yeni jeo-ekonomik düzende, zayıf olan ülkeler Trump’ın deyimiyle “ezilirken”, güçlü aktörler kendi kurallarını dayatmanın peşinde. ABD, kısa vadeli ekonomik göstergelerde ısrarlı bir şekilde diğer gelişmiş ekonomilerden daha iyi bir performans sergilese de, başlattığı güç ve ticaret savaşlarının uzun vadeli bedeli henüz ödenmeye başlamadı. Lider diplomasisi ve kişisel pazarlıklar üzerine kurulu bu sistem, kurumsal hafızadan ve istikrardan yoksun. Venezuela’da olduğu gibi, bir askeri operasyonla bir rejimi devirmek mümkün olabilir, ancak kalıcı bir istikrar ve meşruiyet inşa etmek, tek bir adamın iradesini ve “ahlakını” aşan, kolektif ve kurallı bir uluslararası çabayı gerektiriyor. Trump’ın “kendi aklının” sınırları içinde şekillenen dünya, küresel ekonomi için belirsizliklerle, uluslararası ilişkiler için ise öngörülemez risklerle dolu bir yıl vaat ediyor.