Güven Kaybı, Kur Riski ve Türkiye Ekonomisinin Gerçekleri
Türkiye ekonomisi son on beş yılda birbirinden oldukça farklı iki para politikası dönemini yaşadı. Bir yanda küresel likiditenin bol olduğu, sermaye girişlerinin güçlü seyrettiği ve düşük faiz ortamının ekonomik dengeleri ciddi şekilde bozmadığı yıllar; diğer yanda ise para politikasına olan güvenin zedelendiği, enflasyonun yükseldiği ve döviz kurunun ekonomik kararların merkezine yerleştiği bir dönem. Bu iki dönemi birbirinden ayıran en önemli unsur ise uygulanan faiz oranından çok, ekonomi yönetimine ve para politikasına duyulan güven oldu.
2013 yılına kadar uzanan dönemde gelişmekte olan ülkelere yönelik yoğun sermaye akımları vardı. ABD Merkez Bankası’nın küresel finans krizinin ardından uyguladığı genişleyici para politikaları, Türkiye gibi ülkelere önemli miktarda yabancı sermaye girişini destekliyordu. Bu nedenle Türkiye, görece düşük faizlerle büyümesini sürdürebiliyor, döviz kuru üzerinde ciddi baskılar oluşmuyordu. O yıllarda yatırımcıların beklentileri daha olumlu, risk primi daha düşük ve ekonomik kurumlara olan güven daha yüksekti. Dolayısıyla düşük faiz politikası tek başına büyük bir kırılganlık oluşturmuyordu.
Ancak sonraki yıllarda hem küresel koşullar değişti hem de içeride para politikasına ilişkin öngörülebilirlik önemli ölçüde azaldı. Enflasyonun kalıcı biçimde yükselmesi, Merkez Bankası’nın bağımsızlığına ilişkin tartışmalar ve sık değişen ekonomi politikaları yatırımcı güvenini zayıflattı. Güven kaybı yaşandığında ise aynı politika araçları tamamen farklı sonuçlar üretmeye başladı.
Bunun en çarpıcı örneği 2021 yılının Kasım ve Aralık aylarında yaşandı. O dönemde politika faizinin enflasyondaki yükselişe rağmen peş peşe düşürülmesi, döviz piyasasında çok sert hareketlere neden oldu. Türk lirası kısa süre içerisinde tarihinin en hızlı değer kayıplarından birini yaşadı. Döviz talebi olağanüstü arttı, şirketler ve vatandaşlar kur riskine karşı korunmaya çalıştı. Kur yükselişinin belirli bir sınırı olmadığı gerçeği, güvenin kaybolduğu ortamlarda çok net şekilde ortaya çıktı. Döviz kuru yalnızca ekonomik göstergelerle değil, beklentilerle de hareket ettiği için güven kaybı yaşandığında fiyatlamalar çok daha sert hale geliyor.
Bu süreçte ithalata bağımlı üretim yapısı nedeniyle kur artışları hızla maliyetlere yansıdı. Enerji, hammadde ve ara malı fiyatları yükseldi. Ardından bu maliyetler tüketici fiyatlarına taşındı ve enflasyon daha da hızlandı. Böylece ekonomi bir kur-enflasyon-faiz sarmalına girmiş oldu. Kur yükseldikçe enflasyon arttı, enflasyon arttıkça fiyatlama davranışları bozuldu ve ekonomik istikrar daha da zorlaştı.
Bugün gelinen noktada birçok ekonomistin ortak görüşü, Türkiye’nin kısa vadede yeniden gevşek para politikasına geçmesinin önemli riskler taşıdığı yönündedir. Çünkü güven henüz tam anlamıyla yeniden tesis edilmiş değildir. Para politikasında erken gevşeme beklentileri bile döviz talebini artırabilmektedir. Özellikle enflasyon beklentileri hedef seviyelerin oldukça üzerinde kalmaya devam ettiği sürece faizlerin erken düşürülmesi piyasalarda yeni bir kur baskısı oluşturabilir.
Sıkı para politikası yalnızca faiz artırmak anlamına gelmez. Aynı zamanda enflasyonla mücadelede kararlılık, öngörülebilirlik, şeffaf iletişim ve mali disiplinin birlikte uygulanmasını ifade eder. Merkez Bankası’nın piyasalara güven veren adımlar atması, para politikası kararlarının veri odaklı olması ve ekonomi yönetiminin uzun vadeli bir yol haritası sunması güvenin yeniden oluşması açısından kritik önem taşır.
Bugün Türkiye’nin risk primi geçmiş yıllara göre gerileme eğilimine girmiş olsa da hâlâ gelişmekte olan birçok ülkenin üzerinde bulunuyor. Bu durum yatırımcıların Türkiye’den hâlâ daha yüksek risk primi talep ettiğini gösteriyor. Risk primi düşmeden, enflasyon kalıcı biçimde tek haneli seviyelere yaklaşmadan ve beklentiler istikrara kavuşmadan düşük faiz dönemine dönüş oldukça güç görünüyor.
Diğer taraftan yalnızca para politikasıyla kalıcı başarı sağlamak da mümkün değildir. Enflasyonun kalıcı olarak düşürülebilmesi için maliye politikası, üretim politikaları ve yapısal reformların da para politikasını desteklemesi gerekir. Kamu harcamalarının kontrol altında tutulması, verimliliği artıracak yatırımların teşvik edilmesi, hukukun üstünlüğü ve kurumsal güvenin güçlendirilmesi uzun vadeli fiyat istikrarının temel unsurlarıdır.
Ekonomik güven bir kez kaybedildiğinde yeniden kazanılması oldukça uzun zaman alır. Finansal piyasalar yalnızca bugünkü verilere değil, geleceğe ilişkin beklentilere de fiyat verir. Bu nedenle birkaç aylık olumlu veri tek başına yeterli olmayabilir. Yıllar boyunca tutarlı, öngörülebilir ve kararlı politikaların uygulanması güvenin yeniden inşa edilmesinin en önemli şartıdır.
Türkiye ekonomisinin mevcut koşullarında sıkı para politikası artık yalnızca tercih edilen bir politika değil, fiyat istikrarını yeniden sağlayabilmek için zorunlu bir araç görünümündedir. Erken ve hazırlıksız bir gevşeme adımı, enflasyonda yeniden yükselişe ve döviz kurunda yeni dalgalanmalara yol açabilir. Oysa kalıcı ekonomik büyümenin temeli düşük enflasyon, öngörülebilir kur hareketleri ve güçlü kurumsal güven ortamıdır.
Sonuç olarak, 2021 Kasım-Aralık deneyimi, güven kaybının yaşandığı ekonomilerde düşük faiz politikasının döviz kuru üzerinde sınırsız baskı oluşturabileceğini açık biçimde göstermiştir. Bugün uygulanan sıkı para politikası kısa vadede ekonomik aktiviteyi yavaşlatsa da uzun vadede fiyat istikrarını sağlamak, yatırım ortamını iyileştirmek ve Türk lirasına olan güveni yeniden tesis etmek açısından kritik önem taşımaktadır. Kalıcı refahın yolu, kısa vadeli büyüme uğruna fiyat istikrarından vazgeçmekten değil; güven veren, tutarlı ve uzun soluklu ekonomi politikalarını sabırla uygulamaktan geçmektedir.










