Savaşın Gölgesinde Küresel Ekonomi: Merkez Bankaları Zor Seçimlerle Baş Başa

ABD-İran savaşı küresel enflasyonu tehdit ediyor; petrol fiyatları yükseliyor, merkez bankaları köşeye sıkışıyor, piyasalar sarsılıyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF), Ortadoğu’daki çatışmanın dünya ekonomisi üzerindeki gölgesinin her geçen gün daha da koyulaştığı konusunda ciddi uyarılar vermeye devam ediyor. IMF Genel Müdürü Kristalina Georgieva, petrol fiyatlarının yüzde 10 artması ve bu yüksek seviyelerin yıl boyunca sürmesi halinde küresel enflasyonun 40 baz puan birden sıçrayabileceğini açıkladı. Georgieva, politika yapıcılara seslenerek “akla gelmeyecek olanı düşünmelerini ve buna hazırlanmalarını” tavsiye etti — bu ifade, krizin boyutlarının henüz tam olarak kavranamadığının bir itirafı niteliğinde.

ABD-İsrail ve İran arasındaki silahlı çatışma, salt bir bölgesel gerilim olmaktan çıkıp küresel ekonomik dengeleri derinden sarsan bir kırılma noktasına dönüşmüş durumda. Enerji piyasaları üzerindeki baskı, hammadde fiyatlarından tüketici enflasyonuna uzanan zincirleme bir etki yaratıyor. Tarihsel olarak her büyük Ortadoğu krizi, küresel büyüme üzerinde olumsuz izler bırakmış; ancak bu kez tablo, pandemi sonrası toparlanmanın henüz tamamlanmamış olması ve birçok ülkede enflasyonun hâlâ inatçı bir seyir izlemesi nedeniyle çok daha karmaşık bir görünüm arz ediyor.

Küresel merkez bankaları, bu tablo karşısında neredeyse çözümsüz bir denklemle boğuşuyor. Bir yanda büyümeyi canlandırmak için faiz indirme baskısı, öte yanda yükselen enflasyonu dizginlemek için faiz artırma ya da en azından mevcut seviyeleri koruma zorunluluğu var. Bu ikilem, özellikle Gelişmekte olan Asya ekonomilerinde çok daha sert hissediliyor. Artan yakıt maliyetleri, bu ülkelerdeki üretim ve lojistik sektörlerini doğrudan etkilerken, ABD ile ticaret koşullarının kötüleşmesi potansiyel sermaye çıkışlarına zemin hazırlıyor.

Hindistan, bu süreçten en doğrudan etkilenecek büyük ekonomilerin başında geliyor. Hindistan Merkez Bankası, büyümeyi desteklemek amacıyla düşük faiz politikasını sürdürmeye eğilimli olsa da, dolara olan talebin artması Hint rupisi üzerinde ciddi bir değer kaybı baskısı oluşturabilir. Bu senaryo gerçekleşirse merkez bankasının para birimini savunmak için döviz rezervlerini devreye sokması ya da faiz politikasını sıkılaştırması kaçınılmaz hale gelebilir. Benzer bir kırılganlık, Tayland ve Filipinler gibi enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı Güneydoğu Asya ekonomileri için de geçerli; her iki ülke de genişletici para politikası tutumlarını yeniden masaya yatırmak zorunda kalabilir.

Piyasalar ise bu belirsizliğe öfkeyle karşılık verdi. Avustralya borsası, tek bir seansta yaklaşık 90 milyar dolarlık piyasa değeri yitirdi. Gösterge S&P/ASX 200 endeksi yüzde 2,85 oranında geriledi ve bu düşüş, geçen yıl Donald Trump’ın “özgürlük günü” gümrük vergilerini ilan ettiği dönemden bu yana görülen en sert günlük kayıp olarak tarihe geçti. Petrol fiyatlarındaki artışın enflasyonist baskıları yeniden körükleyebileceği kaygısı, yatırımcıların risk iştahını hızla düşürdü.

Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, jeopolitik riskin salt bir güvenlik meselesi olmadığı, doğrudan küresel refahı, işsizliği ve satın alma gücünü etkileyen ekonomik bir tehdit olduğu bir kez daha gözler önüne seriliyor. IMF’nin uyarısı, bugüne kadar çoğunlukla “en kötü ihtimal” senaryosu olarak rafta bırakılan olasılıkların artık gündemin tam ortasına taşındığının işareti. Merkez bankalarının önündeki yol dar, manevra alanı sınırlı ve hata payı ise yok denecek kadar küçük.