IMF’nin Türkiye Revizyonu: Rakamların Arkasındaki Gerçek

IMF, Türkiye'nin 2026 büyüme tahminini %3,4'e çekti; enflasyon, cari açık ve enerji bağımlılığı yapısal baskıları sürdürüyor.

Uluslararası Para Fonu’nun Nisan 2026 Dünya Ekonomik Görünüm raporu, Türkiye için pek de sürpriz sayılmayacak ama bir o kadar da görmezden gelinemeyecek bir mesaj içeriyor. 2026 büyüme tahmini yüzde 4,2’den yüzde 3,4’e çekildi. Tek başına bu rakam üzerinde fazla durmak yanıltıcı olabilir; zira bir revizyonun asıl anlamı, sayının kendisinde değil, o sayıyı değiştiren gerekçelerin derinliğinde gizlidir.

IMF’nin bu kez öne sürdüğü gerekçeler dikkat çekici bir bütünlük taşıyor. 2025 yılındaki büyümenin beklentilerin altında kalması, başlı başına bir uyarı işaretidir. Bir ekonomi, henüz önceki yılın hedeflerini tutturamadan gelecek yılın beklentilerini aşağı çekmek zorunda kalıyorsa bu bir sürpriz değil, bir örüntüdür. Buna enerji fiyatlarındaki küresel yükselişin eklenmesi, Türkiye’nin yapısal kırılganlıklarından birini bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor: Enerji ithalatına olan derin bağımlılık. Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki her yukarı hareket, Türkiye ekonomisinin büyüme muhasebesine doğrudan bir maliyet kalemi olarak düşüyor.

Enflasyon tablosuna bakıldığında, rakamlar teknik açıdan olumlu bir yönelime işaret etse de gerçek resim daha gri tonlarda. 2025’te yüzde 34,9 olarak öngörülen tüketici enflasyonunun 2026’da yüzde 28,6’ya, 2027’de ise yüzde 21,4’e gerilemesi bekleniyor. Bu bir düşüş, evet. Ancak yüzde 21 enflasyonun “başarı” olarak okunduğu bir eşikte bulunmak, fiyat istikrarından ne denli uzakta olunduğunu da ele veriyor. Hanehalkı için bu rakamlar, ücret artışlarının reel satın alma gücüne yansıyıp yansımadığının belirleyicisi olmaya devam edecek. Enflasyonun kademeli gerilemesi, politika güvenilirliği açısından elbet değerli bir süreçtir; ancak bu sürecin toplumsal maliyeti, yalnızca merkez bankası bültenlerinde değil, market raflarında ve kira sözleşmelerinde hissedilmeye devam edecektir.

Cari açık tarafındaki tablo ise büyüme kadar, hatta büyümeden daha fazla dikkat gerektiriyor. 2025’te GSYİH’nin yüzde 1,9’u seviyesinde açık verilmesi beklenirken bu oranın 2026’da yüzde 2,8’e yükseleceği öngörülüyor. Büyüme yavaşlarken cari açığın genişlemesi, alışılmış iktisat sezgisinin dışına çıkan bir paradoks gibi görünebilir. Oysa bu durum, Türkiye ekonomisinin iç talebinin büyüme kompozisyonundan bağımsız olarak ithalat çekmeye devam ettiğini, dahası enerji faturasının bu denklemi bozduğunu gösteriyor. Döviz geliri yaratma kapasitesi güçlendirilmeden genişleyen bir cari açık, dış finansman ihtiyacını kronikleştiriyor ve ekonomiyi küresel risk iştahındaki dalgalanmalara karşı savunmasız bırakıyor.

İşsizlik oranının 2025 ve 2026’da yüzde 8,3, 2027’de ise yüzde 8,7 seviyesinde seyretmesi bekleniyor. Bu rakamların görece sakin görünmesi, yüzeysel bir okumanın ürünüdür. Büyüme yavaşlarken işsizlik oranının artmaması, işgücü piyasasının direncini değil; enformel istihdamın ve düşük verimli iş kollarının tampon görevi üstlenmesini yansıtıyor olabilir. Üstelik genç işsizliği ve istihdam kalitesi gibi göstergeler bu tabloya dahil edildiğinde, genel oran yanıltıcı bir iyimserlik yaratıyor.

Tüm bu veriler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan görüntü şudur: Türkiye ekonomisi, dezenflasyon sürecini yönetmeye çalışırken enerji şokuna maruz kalıyor; büyümesini sürdürmeye gayret ederken cari açığını kontrol altında tutmakta zorlanıyor; istihdam piyasası görece stabil görünse de yapısal zayıflıklar örtülü biçimde birikmektedir. IMF bu tabloyu aşağı yönlü bir revizyon ile resmileştirirken aslında uzun süredir bilinen bir durumu tescil etmiş oluyor.

Küresel ölçekte enerji fiyatlarının seyri, Türkiye’nin bu denklemdeki en az kontrol edebildiği değişken olmayı sürdürüyor. ABD-Çin ticaret gerginlikleri, Orta Doğu’daki jeopolitik belirsizlikler ve gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye akışlarındaki oynaklık, IMF’nin “küresel riskler” başlığı altında topladığı ancak her biri bağımsız bir şok kaynağı oluşturabilecek faktörler. Türkiye bu risklere hem ticaret hem de finansal kanallar aracılığıyla yüksek duyarlılıkla bağlı bir ekonomi olmayı sürdürmektedir.

Sonuç olarak IMF revizyonu, kendi başına bir kriz işareti değildir. Ancak yapısal dönüşümün hızlanması gerektiğine, enerji bağımlılığının azaltılmasının hem büyüme hem de dış denge açısından stratejik bir öncelik olduğuna ve enflasyonla mücadelenin toplumsal maliyetinin göz ardı edilmeden yürütülmesi gerektiğine dair güçlü bir hatırlatmadır. Rakamlar geçicidir; ancak onların arkasındaki yapısal gerçekler, politika değişmediği sürece kalıcı olmaya devam edecektir.