Eski Dünya Bitti, Yeni Dünya Kuruluyor: Türkiye Nerede Duracak?

Eski dünya düzeni çöktü, yenisi kuruluyor. Türkiye ya üretim ve adaletle güçlenecek ya da vergilerle günü kurtarmaya devam edecek.

Bizim bildiğimiz dünya ekonomisi ve ticareti artık yok. Küresel sistem, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurallar, kurumlar ve dengeler üzerine inşa edilmişti. Serbest ticaret, küreselleşme, ucuz üretim merkezleri, sınırsız sermaye hareketleri ve Batı merkezli finans düzeni uzun yıllar boyunca oyunun kurallarını belirledi. Ancak bugün bu düzen sessizce değil, sarsılarak çöküyor. Yerine henüz tam olarak şekillenmemiş, daha parçalı, daha sert ve daha rekabetçi bir sistem kuruluyor.

Dünya artık tek merkezli değil. ABD hâlâ büyük güç ama tek hegemon değil. Çin yükseldi, Rusya askeri ve enerji gücüyle sahada, Hindistan dev bir üretim ve nüfus merkezi olarak öne çıkıyor. Orta Doğu enerji kartını yeniden masaya koyuyor. Avrupa ise kimlik, enerji ve sanayi krizleriyle boğuşuyor. Küresel ticaret ağları yeniden çiziliyor. Tedarik zincirleri kısalıyor, üretim “yakına” taşınıyor, devletler stratejik sektörlere doğrudan müdahale ediyor.

Bu dönüşümün özü şu: Serbest piyasanın yerini giderek “devlet destekli kapitalizm” alıyor. Artık ülkeler sadece rekabet etmiyor, aynı zamanda birbirlerinin zayıflıklarını hedefliyor. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, yaptırım paketleri ve jeopolitik bloklaşmalar sıradan hale geldi.

Böyle bir dünyada Türkiye’nin sorusu şudur: Yeni kurulan sistemde üretici mi olacağız, yoksa pahalı tüketici mi kalacağız?

Türkiye içeride ekonomide, hayat pahalılığında ve enflasyonda gerçekten zorlu, hatta acılı bir dönemden geçiyor. Geniş halk kesimleri için sorun artık “refah artışı” değil, hayatta kalabilme meselesi. Gelir artışları fiyat artışlarının çok gerisinde kalıyor. Orta sınıf eriyor, alt gelir grupları ise borç ve geçim sarmalında sıkışıyor.

Burada acı bir gerçeği kabul etmek gerekiyor: Türkiye uzun yıllar boyunca üretim yerine tüketime dayalı büyüme modelini tercih etti. İthalata dayalı sanayi, ucuz dövizle şişen iç talep, inşaat ağırlıklı büyüme ve kredi genişlemesi… Bu model, küresel para bolluğu varken çalıştı. Ancak para pahalılaştığında ve dünya içe kapanmaya başladığında sistem çöktü.

Bugün yaşadığımız yüksek enflasyon, sadece fiyat artışları değil; model değişiminin sancısıdır. Eski model öldü ama yenisi tam olarak doğmadı.

Yeni dünya düzeninde güçlü olmak isteyen ülkelerin ortak noktası şudur:

  • Yüksek katma değerli üretim
  • Teknoloji ve yazılım
  • Enerji bağımsızlığı
  • Gıda güvenliği
  • Sağlam kamu maliyesi

Türkiye’nin bu alanlarda potansiyeli var ama potansiyel tek başına yetmez. Cesur tercihler gerekir.

Vergilerle barışı dayatmak ifadesi tam da bugünkü tabloyu anlatıyor. Devlet bütçesini ayakta tutabilmek için dolaylı vergilere, yani KDV, ÖTV ve harçlara yükleniliyor. Bu vergiler ise zengini de fakiri de aynı oranda vuruyor. Sonuç: Enflasyon yükseliyor, alım gücü düşüyor, toplumsal huzursuzluk artıyor.

Oysa gerçek çözüm şudur: Vergiyi tabana yaymak değil, adalete yaymak. Çok kazananın çok, az kazananın az ödediği bir sistem kurulmadan ekonomik barış sağlanamaz. Kayıt dışılıkla gerçek mücadele edilmeden, servet ve rant doğru şekilde vergilendirilmeden, yük sürekli ücretlinin sırtına bindikçe bu düzen sürdürülemez.

Yeni dünya düzeninde güçlü ülkeler, vatandaşına şunu söyleyebiliyor:
“Üretiyoruz, kazanıyoruz ve adil paylaşıyoruz.”
Zayıf ülkeler ise şunu söylüyor:
“Yetmiyor, biraz daha vergi ver.”

Türkiye’nin yol ayrımı tam burada.

Ya yüksek teknolojiye, eğitime, bilime ve üretime dayalı uzun vadeli bir kalkınma hikâyesi yazacak…
Ya da geçici pansumanlarla, vergilerle ve borçla günü kurtarmaya devam edecek.

Dünyada kartlar yeniden dağıtılırken, coğrafi konumu, genç nüfusu ve sanayi altyapısıyla Türkiye aslında masada güçlü bir sandalyeye sahip. Ama o sandalyeye oturmak için akılcı ekonomi, öngörülebilir hukuk, liyakatli kadrolar ve toplumsal güven şart.

Aksi halde yeni dünya kurulurken biz sadece seyirci kalırız.

Şunu artık açıkça görmek gerekiyor:
Sorun sadece ekonomi değil, zihniyet meselesidir.
Üretimi kutsamayan, bilgiyi ödüllendirmeyen, emeği korumayan bir sistemin ayakta kalma şansı yoktur.

Yeni dünya düzeni kapıya dayandı. Soru şu: Türkiye bu yeni dünyada oyunu kuranlardan mı olacak, yoksa kurulan oyuna uyum sağlamaya çalışanlardan mı?