TÜİK’in yayımladığı son veriler, enflasyonla mücadelede yolun hâlâ uzun olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Ocak ayında mevsim etkisinden arındırılmış aylık enflasyonun yüzde 2,88 seviyesine yükselmesi ve bunun Ocak 2025’ten bu yana görülen en yüksek değer olması, yalnızca geçici fiyat hareketlerinden değil, daha derin ve yapısal sorunlardan söz etmemiz gerektiğini gösteriyor. Aralık ayında bu oranın yüzde 1,65 olduğu düşünülürse, yalnızca bir ay içinde yaşanan sıçrama bile tek başına önemli bir uyarı niteliğinde.
Manşet enflasyonun yüksek seyri zaten kamuoyunun gündemindeydi. Ancak mevsim etkilerinden arındırılmış veriler, fiyat artışlarının takvimsel ya da geçici nedenlerden çok, ekonominin iç dinamiklerinden beslendiğini ortaya koyar. Bu nedenle %2,88’lik aylık artış, geleceğe dair enflasyon beklentilerinin bozulma riskini artıran kritik bir sinyal olarak okunmalı.
Alt kalemlere bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Taze meyve ve sebzede yüzde 9,97’lik artış, gıda fiyatlarındaki kırılganlığın sürdüğünü gösteriyor. Tarımda girdi maliyetlerinin yüksekliği, lojistik sorunlar, iklim koşullarının üretim üzerindeki baskısı ve arz-talep dengesizlikleri, gıdayı enflasyonun ana taşıyıcılarından biri olmaya devam ettiriyor. Bu durum, özellikle dar ve sabit gelirli kesimler için hayat pahalılığını çok daha yakıcı hale getiriyor.
Hizmetler cephesinde ise haberleşme hizmetlerinde yüzde 5,35’lik artış dikkat çekiyor. Hizmet enflasyonu genellikle daha yapışkan kabul edilir; yani bir kez yükseldiğinde geri gelmesi zordur. Bu nedenle hizmet fiyatlarındaki ivme, enflasyonun kalıcılığı açısından ayrı bir önem taşır. Ocak ayında hizmet enflasyonunun aylık yüzde 2,67 olması, fiyat baskılarının yalnızca mal gruplarıyla sınırlı kalmadığını açıkça gösteriyor.
Temel mal enflasyonunun aylık yüzde 2,45 seviyesinde gerçekleşmesi de, kur geçişkenliği, üretim maliyetleri ve ithal girdilere bağımlılık gibi kronik sorunların hâlâ etkili olduğunu düşündürüyor. Özellikle sanayide enerji ve hammadde maliyetlerinin yüksek seyri, bu kalemdeki fiyat artışlarını besleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.
Bu noktada asıl soru şu: Bu tablo ne anlatıyor? Öncelikle, enflasyonun yalnızca talep kaynaklı değil, büyük ölçüde maliyet yönlü olduğunu görüyoruz. Yani faiz artışlarıyla talebi baskılamak tek başına yeterli olmayabilir. Tarımda verimliliği artıracak yapısal adımlar, lojistik altyapının güçlendirilmesi, enerji maliyetlerini aşağı çekecek politikalar ve rekabeti artırıcı düzenlemeler olmadan kalıcı bir düşüş sağlamak zor.
İkinci olarak, beklenti kanalı giderek daha kritik hale geliyor. Vatandaş ve işletmeler, fiyatların artmaya devam edeceğine inanıyorsa, bu beklenti davranışlara yansıyor. Firmalar fiyatlarını buna göre belirliyor, çalışanlar daha yüksek ücret talep ediyor ve bu döngü enflasyonu besliyor. Mevsim etkisinden arındırılmış verilerdeki yükseliş, tam da bu beklenti riskine işaret ediyor.
Merkez Bankası açısından bakıldığında ise manevra alanı giderek daralıyor. Enflasyonla mücadele için sıkı para politikası şart gibi görünse de, ekonomik büyüme üzerindeki baskı da göz ardı edilemiyor. Bu dengeyi tutturmak, önümüzdeki dönemin en zor sınavlarından biri olacak.
Vatandaş cephesinde ise hissedilen gerçeklik, rakamların çok ötesinde. Pazarda, markette, faturada ve kirada yaşanan artışlar, enflasyonun günlük hayata nasıl sirayet ettiğini somut biçimde gösteriyor. Özellikle gıda ve hizmet kalemlerindeki yükseliş, enflasyonu soyut bir istatistik olmaktan çıkarıp doğrudan yaşam kalitesi meselesine dönüştürüyor.
Sonuç olarak, ocak ayında açıklanan %2,88’lik mevsim etkisinden arındırılmış aylık enflasyon, geçici bir sıçramadan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu veri, Türkiye ekonomisinin fiyat istikrarı konusunda hâlâ zorlu bir patikada olduğunu ve mücadelenin uzun soluklu olacağını gösteriyor. Kalıcı çözüm; para politikası, mali disiplin ve yapısal reformların eş zamanlı ve kararlı biçimde uygulanmasından geçiyor. Aksi halde rakamlar değişse bile, hissedilen hayat pahalılığı değişmeyecek.











