Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) Ocak 2026 Para Politikası Değerlendirme Notu, rakamların ötesinde çok net bir gerçeğe işaret ediyor: Türkiye’de sorun yalnızca enflasyonun seviyesi değil, enflasyonla mücadeleye dair güvenin zayıflamış olmasıdır. 2025’in, Arjantin’in ardından G20 içinde en yüksek enflasyona sahip ikinci ülke olarak tamamlanması, bu sorunun artık istisna değil yapısal hale geldiğini gösteriyor.
Aralık 2025’te aylık enflasyonun yüzde 0,89’a gerilemiş olması ilk bakışta olumlu gibi görünebilir. Ancak TEPAV’ın dikkat çektiği gibi, mevsimsellikten arındırılmış veriler yıllıklandırıldığında bu tempo, 2026 için hedeflenen yüzde 16’lık enflasyon patikasıyla uyumlu değil. Temmuz–Ekim dönemindeki ortalama yüzde 2,47’lik aylık artıştan Kasım–Aralık’ta yüzde 1,58’e inilmiş olması, sert bir dezenflasyon değil, sınırlı bir yavaşlamaya işaret ediyor. Bu da “kontrol altına alınıyor” algısından çok, “yüksek enflasyona alışılıyor” riskini beraberinde getiriyor.
Asıl kırılma noktası ise beklentilerde. 2026 yıl sonu için resmi hedef yüzde 16 iken, piyasa beklentisinin yüzde 23,2’ye, reel sektör beklentisinin ise yüzde 34,8’e çıkmış olması, para politikasının kredibilitesi açısından alarm verici. Beklentiler arasındaki bu kopuş, fiyatlama davranışlarında atalet yaratıyor; yani firmalar ve hanehalkı, enflasyon düşse bile bunu davranışlarına yansıtmıyor. Enflasyonla mücadelenin kalıcılığını zorlaştıran temel unsur tam da burada yatıyor.
TEPAV’ın politika faizi için sunduğu iki senaryo, aslında teknik bir faiz tartışmasından çok daha fazlasını anlatıyor. Eğer yüzde 16’lık hedef korunacaksa, faiz indirimi için alan olmadığı açıkça söyleniyor. Buna karşılık, hedefin fiilen yüzde 20–25 bandına güncellenmesi durumunda 150 baz puanlık bir indirim mümkün görülüyor. Bu ayrım, şu kritik soruyu gündeme getiriyor: Hedefler gerçekliğe mi uydurulacak, yoksa politika seti hedeflere mi yaklaştırılacak?
Burada devreye risk primi giriyor. TEPAV’ın da vurguladığı gibi, kalıcı makroekonomik istikrar için risk priminin düşmesi belirleyici. Ancak risk primi yalnızca faizle düşmüyor. İç ve dış belirsizlikler, öngörülebilirlik sorunu ve kurumsal zayıflıklar devam ettiği sürece, faiz seviyesi ne olursa olsun beklentiler dağınık kalıyor. Bu da Merkez Bankası’nın attığı her adımı daha pahalı ve daha az etkili hale getiriyor.
Raporun belki de en önemli mesajı sonuç bölümünde saklı: Enflasyon, tek başına para politikasıyla kalıcı biçimde düşürülemez. Mali disiplin, tutarlı bütçe politikaları ve yapısal reformlar olmadan, faiz kararları yalnızca zaman kazandırır. Hukukun üstünlüğünü güçlendiren, kurumların bağımsızlığını pekiştiren ve geniş kesimlerce sahiplenilen bir kalkınma programı olmadan, enflasyon hedefi ister yüzde 16 olsun ister yüzde 25, piyasa nezdinde “niyet beyanı” olmaktan öteye geçmez.
Önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinin temel sınavı, enflasyon hedefini değiştirmek değil, hedeflere inanılmasını sağlamak olacak. Çünkü rakamlar revize edilebilir, faizler ayarlanabilir; ancak güven kaybı telafi edilmediği sürece, her yeni hedef bir öncekinden daha zor ulaşılır hale gelir. TEPAV’ın raporu, tam da bu nedenle bir uyarı niteliği taşıyor: 2026, enflasyonla mücadelenin teknik değil, kurumsal ve siyasi bir sınav yılı olacak.











