Küresel tedarik zincirlerinde yaşanan büyük kırılmalar ve jeopolitik gerilimler, uzun yıllardır süregelen “üretimde dışa bağımlılık” modelini derinden sorgulamamıza neden oldu. Artık net bir şekilde görülüyor ki, katma değeri yüksek, stratejik ve rekabetçi bir yerli üretim ekosistemi kurmak bir tercihten öte, ülkelerin ekonomik ve siyasi bağımsızlığı için bir zorunluluktur.
Bugün Türkiye, bu iki kutup arasında hassas bir denge kurmaya çalışırken, bazı sektörlerde umut verici bir dönüşüm yaşanıyor.
Bu dönüşümün en somut örneğini savunma sanayiinde görüyoruz. Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün’ün verdiği bilgilere göre, 2002 yılında yalnızca %20 seviyesinde olan yerlilik oranı, günümüzde %80’i aşmış durumda. Bu, Türkiye’nin kendi savaş uçağını, gemisini, insansız hava araçlarını tasarlayıp üretebilen bir ülke konumuna yükseldiğini gösteriyor. Savunma sanayiindeki bu başarı, teknolojinin diğer sektörlere yayılması (sivil havacılık, otomotiv, yazılım) ve nitelikli istihdam yaratması açısından da katalizör rolü oynuyor; öyle ki bugün 185 ülkeye 230 farklı ürün ihraç eder hale geldik.
Ancak bu başarı hikayesi, ekonominin geneli için henüz bir resim sunmuyor. Kritik sektörlerdeki tablo, yerli üretimin aciliyetini gözler önüne seriyor. Örneğin tarım gibi stratejik bir alanda, gübrede ithalat bağımlılığımız %90’ı aşmış durumda; 2025 yılında toplam 2,7 milyon ton üre ithal etmek zorunda kaldık. Benzer şekilde, enerjide de dışa bağımlılık had safhada: 2025 yılı itibarıyla elektriğimizin yaklaşık %20-23’ü ithal kömürden, %20-22’si ise ithal doğal gazdan üretiliyor. Bu iki sektör, döviz fiyatlarındaki ve küresel lojistikteki en ufak dalgalanmada ekonominin nasıl kırılgan hale geldiğini net bir şekilde gösteriyor. Bu bağımlılık yapısı, kaçınılmaz olarak 2025 yılında ihracat 273,4 milyar dolar olurken ithalatın 365,5 milyar dolara ulaşmasına ve dış ticaret açığının kronikleşmesine yol açıyor.
Bu tablo, yerli üretimin neden bir refah meselesi olduğunu da açıklıyor. Yerli üretim, ithalatı ikame ederek döviz tasarrufu sağlar, cari açığı azaltır ve istihdam yaratır. Nitekim, Türkiye’deki yabancı sermayeli şirketlerin bile 2025 yılı ihracatının %30’unu gerçekleştirdiği düşünüldüğünde, doğrudan yatırımların ülkeye kazandırılmasının önemi ortaya çıkıyor. Fakat bu noktada emek yoğun sektörlerin (özellikle istihdamda ve üretimde yüksek paya sahip tekstil ve hazır giyim) dönüşümü büyük önem taşıyor. Artan maliyetler ve düşük kur, bu sektörleri rekabetçi tutabilmek için teknoloji, tasarım ve markalaşma odaklı bir yapısal dönüşümü zorunlu kılıyor. Aksi takdirde, bu sektörlerde yaşanacak bir daralma, hem üretimde hem de istihdamda büyük bir kayba neden olabilir. Bu dönüşümü desteklemek için devlet, yeni teşvik sistemiyle katma değeri yüksek, teknoloji odaklı ve ihracat potansiyeli olan projeleri önceliklendiriyor.
Türkiye, tüm bu zorluklara rağmen küresel ticaretteki yeniden yapılanmadan fayda sağlayabilir. Artan jeopolitik riskler ve tedarik güvenliği endişeleri, AB’nin “Made in Europe” gibi politikalarını gündeme getirirken, Türkiye’nin coğrafi yakınlığı, güçlü üretim kapasitesi ve esnek sanayi yapısı, onu “nearshoring” (yakın tedarik) ve “friendshoring” (dost ülkelerden tedarik) stratejileri için ideal bir partner haline getiriyor. Bu durum, özellikle Avrupa pazarına entegre olmuş otomotiv yan sanayii gibi alanlarda yeni yatırım ve iş birliği fırsatları doğurabilir.
Yerli üretim ile küresel tedarik zincirleri arasında bir zıtlık değil, akıllı bir tamamlayıcılık ilişkisi kurmak zorundayız. Savunma sanayiinde yakalanan %80’lerin üzerindeki yerlilik başarısı, diğer stratejik sektörler için de bir yol haritası olmalıdır. Ancak bu, dünyaya kapanmak anlamına gelmiyor.
Unutulmamalıdır ki, gerçek bağımsızlık, tedarik zincirlerini millileştirmekten değil, küresel sisteme kendi yenilikçi ve yüksek teknolojili ürünlerinizle eklemlenebilmekten geçer. Türkiye’nin önündeki fırsat, ‘bağımlı tüketici’ rolünden sıyrılıp, ‘üreten ve geliştiren’ bir aktör olarak dünya sahnesindeki yerini sağlamlaştırmaktır.









