Enflasyonun düşüş eğilimine girdiği, döviz kurunun uzun süredir görece yatay hareket ettiği ve akaryakıt fiyatlarında zaman zaman geri çekilmelerin yaşandığı bir dönemde vatandaşın zihnindeki en büyük soru değişmiyor: Market fiyatları neden hâlâ bu kadar yüksek? Televizyon ekranlarında ekonomik veriler daha olumlu bir tablo çizerken, pazara çıkan, market arabasını doldurmaya çalışan ya da çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılamak isteyen milyonlarca insan aynı gerçekle yüzleşiyor; raf fiyatlarında ciddi bir rahatlama hissedilmiyor.
Ekonomide çoğu zaman rakamlar ile vatandaşın hissettiği gerçeklik arasında önemli farklar oluşabilir. Teknik olarak yıllık enflasyon oranının düşmesi, fiyatların gerilediği anlamına gelmez. Burada kritik nokta çoğu kişinin gözünden kaçıyor: Enflasyonun düşmesi, fiyatların ucuzlaması değil; fiyat artış hızının yavaşlaması demektir. Yani geçen yıl yüzde 80 artan bir ürün bu yıl yüzde 30 zamlandıysa, ekonomi yönetimi açısından enflasyon düşmüş sayılır. Ancak vatandaş açısından gerçek değişmez; ürün hâlâ pahalıdır ve bütçeyi zorlamaya devam eder.
Bir diğer önemli unsur ise geçmiş dönemin maliyet yüküdür. Özellikle son birkaç yılda yaşanan yüksek enflasyon dalgası, üreticiden lojistiğe, kiradan işçilik maliyetlerine kadar birçok alanda fiyatları kalıcı biçimde yukarı çekti. Market rafındaki bir ürün yalnızca döviz kuru ya da akaryakıt fiyatına bağlı değildir. Elektrik maliyetleri, depo giderleri, kira bedelleri, çalışan ücretleri, ambalaj masrafları, finansman yükü ve tedarik zinciri maliyetleri hâlâ fiyatları yukarıda tutan temel faktörler arasında yer alıyor. Akaryakıtta yaşanan sınırlı düşüşler, toplam maliyet yapısı içinde tek başına fiyatları aşağı çekmeye çoğu zaman yetmiyor.
Üstelik işletmelerin fiyat davranışları da önemli bir etken. Yüksek enflasyon dönemlerinde şirketler “ileride daha pahalı olacak” endişesiyle fiyatlarını önceden artırma eğilimine girebiliyor. Bu durum ekonomide “yapışkan fiyatlar” olarak adlandırılıyor. Yani fiyatlar yükselirken çok hızlı tepki verirken, düşüş tarafında aynı hız görülmüyor. Bir ürün zamlandığında anında etiket değişirken, maliyet düştüğünde aynı hızla indirim yapılmaması piyasada ciddi bir güven sorunu oluşturuyor.
Psikolojik faktörler de bu tablonun görünenden daha karmaşık olmasına neden oluyor. Vatandaşın zihninde hâlâ güçlü bir “zam gelecek” algısı bulunuyor. İnsanlar temel ihtiyaç ürünlerini stoklamaya yöneliyor, işletmeler ise olası riskleri fiyatlara yansıtmaya devam ediyor. Bu davranış biçimi, talep ve fiyat dengesini etkileyerek pahalılık hissini canlı tutuyor. Ekonomide beklenti yönetimi bazen faiz kararları kadar kritik olabiliyor. Çünkü insanların geleceğe dair fiyat beklentisi bozulduğunda, enflasyon psikolojik bir döngüye dönüşüyor.
Öte yandan rekabet meselesi de göz ardı edilmemeli. Bazı sektörlerde zincir marketlerin fiyat belirleme gücünün artması, üretici ile tüketici arasındaki fiyat makasının büyümesi ve aracı maliyetlerinin yükselmesi, raf fiyatlarının olması gerekenden daha yukarıda kalmasına neden olabiliyor. Çiftçiden çıkan ürün ile marketteki satış fiyatı arasındaki fark zaman zaman birkaç katına ulaşabiliyor. Bu durum yalnızca ekonomik değil aynı zamanda yapısal bir problem olarak da görülmeli.
Kurun sabit görünmesi de tek başına yeterli bir gösterge değil. Çünkü işletmeler yalnızca bugünkü kura değil, gelecekte oluşabilecek risklere göre fiyatlama yapıyor. Özellikle geçmişte sert kur şokları yaşayan şirketler, ani bir yükseliş ihtimalini fiyatlarına önceden ekleyebiliyor. Dolar bugün sakin olsa bile, geçmiş krizlerin bıraktığı maliyet korkusu fiyatlama davranışını değiştirmeye devam ediyor.
Bir başka gerçek ise gelir tarafındaki aşınma. Market fiyatları sabit kalsa bile vatandaşın alım gücü aynı oranda yükselmiyorsa pahalılık hissi devam eder. Maaş artışları çoğu zaman yaşam maliyetinin gerisinde kalabiliyor. İnsanlar aynı parayla daha az ürün alabildiğinde, teknik ekonomik göstergeler ne söylerse söylesin hayat pahalı hissedilir. Çünkü ekonominin gerçek ölçüsü çoğu zaman ekranlardaki grafikler değil, market kasasında ödenen fiştir.
Tüm bu tablo bize şunu gösteriyor: Ekonomide iyileşme yalnızca makro verilerle değil, vatandaşın gündelik yaşamına yansıdığı ölçüde anlam kazanır. Enflasyonun düşmesi önemli bir gelişmedir ancak bunun gerçek başarıya dönüşmesi için raf fiyatlarında hissedilir bir normalleşme, gelir artışında denge ve piyasalarda güven ortamının güçlenmesi gerekir. İnsanların “Eskisine göre biraz nefes aldık” diyebildiği bir ekonomik iklim oluşmadıkça, veriler olumlu olsa bile toplumdaki pahalılık algısı kolay kolay değişmeyecektir.
Belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Sorun yalnızca fiyatların yüksekliği mi, yoksa insanların kazandığı paranın artık aynı hayatı karşılayamaması mı? Çünkü bazen mesele zam değil, alım gücünün sessizce erimesidir.











