Asgari ücret, iktisat literatüründe teknik bir kavram olarak “minimum ücret haddi” şeklinde tanımlansa da, gerçekte kanla, mücadeleyle ve ağır bedeller ödenerek kazanılmış temel bir emek hakkıdır. Bu nedenle asgari ücret yalnızca bir maliyet kalemi, bir denge unsuru ya da istatistik başlığı olarak ele alınamaz; asgari ücret doğrudan insanın yaşam hakkıyla ilgilidir.
Bugün gelinen noktada, açlık sınırının altında kalan bir asgari ücret açıklanmakta, ardından da “işçimize ve iş dünyamıza hayırlı olsun” denilmektedir. Asıl üzerinde durulması gereken mesele tam da burasıdır. Açlık sınırının altında belirlenen bir ücret, nasıl oluyor da özellikle iş dünyasının kanaat önderleri tarafından memnuniyetle karşılanabiliyor? Bu memnuniyet, ekonomik rasyonaliteyle değil; emeğin sistematik olarak ucuzlatılmasıyla açıklanabilir.
28.075 TL’lik asgari ücretle bir hanenin geçinebilmesi bir yana, açlık sınırında dahi kalabilmesinin bilimsel bir izahı yoktur. Gıda, kira, enerji, ulaşım ve eğitim gibi zorunlu kalemlerin bugünkü fiyat seviyeleri ortadayken, bu ücretle “yaşanabilir bir hayat” kurgulamak mümkün değildir. Bu ücret düzeyiyle ilgili yazılabilecek bir ekonomik reçete yoktur; çünkü denklem baştan hatalıdır. Matematik tutmaz, hayat tutmaz, toplum hiç tutmaz.
Buna rağmen tartışma çoğu zaman yanlış bir zemine çekilmektedir. Bazı uluslararası kuruluşların raporlarında sıkça dile getirilen “asgari ücrete şu kadar zam yapılırsa enflasyon hedeften şu kadar sapar” şeklindeki değerlendirmeler, ne iktisat bilimiyle ne saha gerçekleriyle ne de Türkiye’nin özgün koşullarıyla örtüşmektedir. Bu analizler, emeği yalnızca talep yönlü bir baskı unsuru olarak gören, üretim yapısını, kâr marjlarını ve fiyatlama davranışlarını bilinçli şekilde dışarıda bırakan son derece indirgemeci ve bilim dışı yaklaşımlardır.
Türkiye’de enflasyonun temel kaynağı ücretler değildir. Yüksek kâr marjları, oligopol piyasa yapıları, kur geçişkenliği, dolaylı vergiler ve yapısal arz sorunları, enflasyonun ana belirleyicileridir. Buna rağmen faturanın sürekli emeğe kesilmesi, enflasyonla mücadele değil; gelir transferi politikasıdır. Asgari ücret baskılandıkça enflasyon düşmüyor, yalnızca yoksulluk derinleşiyor.
Asgari ücretin düşük tutulmasının bir diğer sonucu da iç talep üzerinden ekonomiyi zayıflatmasıdır. Asgari ücretli, kazandığı paranın neredeyse tamamını harcar. Bu nedenle ücret artışları aynı zamanda ekonominin çarklarını döndüren bir talep unsurudur. Ücreti bastırarak fiyat istikrarı sağlanacağı varsayımı, hem teorik olarak hem de Türkiye pratiğinde defalarca çürümüştür.
Daha da önemlisi, asgari ücret artık “asgari” olmaktan çıkmış, toplumun yarısına yakınını ilgilendiren fiili bir ortalama ücrete dönüşmüştür. Bu durum, asgari ücret tartışmasını yalnızca düşük gelirli bir kesimin sorunu olmaktan çıkarıp, doğrudan toplumsal refah ve sosyal adalet meselesi haline getirmektedir. Asgari ücret düşükse, zincirleme biçimde tüm ücret skalası aşağı çekilir.
Sonuç olarak mesele, asgari ücrete ne kadar zam yapıldığı değil; asgari ücretin insanca yaşamaya yetip yetmediğidir. Açlık sınırının altında belirlenen bir ücret, ekonomik bir tercih değil; siyasal ve ahlaki bir tercihtir. Bu tercihin bedelini enflasyon değil, emeğiyle geçinen milyonlar ödemektedir.










