Ekonomideki yön değişimleri çoğu zaman büyüme verileri ya da enflasyon oranlarıyla değil, daha derinde akan göstergelerle anlaşılır. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği tarafından açıklanan şubat ayı şirket istatistikleri de tam olarak bu derin akımı gözler önüne seriyor. Rakamlar ilk bakışta sınırlı bir dalgalanma gibi görünse de, aslında ekonomik aktivitede belirgin bir yavaşlamaya işaret eden güçlü sinyaller barındırıyor.
Şubat ayında kurulan şirket sayısının bir önceki aya göre yüzde 15,1 düşerek 11 bin 115’ten 9 bin 432’ye gerilemesi, girişim iştahında ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. Yeni şirket kurmak, geleceğe dair güvenin en somut göstergelerinden biridir. Bu nedenle böylesi sert bir aylık düşüş, yatırımcıların ve girişimcilerin ekonomik belirsizlikler karşısında daha temkinli hareket ettiğini gösteriyor. Aynı dönemde kapanan şirket sayısının yüzde 1,1 artarak 1621’e yükselmesi ise bu temkinli duruşun sadece yeni girişimleri değil, mevcut işletmeleri de etkilediğini ortaya koyuyor.
Burada dikkat çeken önemli bir nokta, aylık verilerdeki bu bozulmanın yıllık verilerle tam olarak örtüşmemesi. Geçen yılın aynı ayına kıyasla kurulan şirket sayısının yüzde 3,3 artmış olması, ekonomide henüz tam anlamıyla bir daralma değil, daha çok yavaşlama ve yön arayışı yaşandığını düşündürüyor. Benzer şekilde kapanan şirket sayısının yıllık bazda yüzde 5,8 azalmış olması, sistemin henüz kırılgan ama dirençli bir dengede olduğunu gösteriyor. Bu tablo, ekonominin ani bir çöküşten ziyade, ivme kaybeden bir büyüme sürecine girdiğini işaret ediyor.
Şirket kuruluşlarının coğrafi dağılımı ise Türkiye ekonomisinin yapısal gerçeklerini bir kez daha teyit ediyor. Kurulan şirketlerin yüzde 37,8’inin İstanbul’da, yüzde 10,4’ünün Ankara’da ve yüzde 6,6’sının İzmir’de yoğunlaşması, ekonomik aktivitenin hâlâ büyük ölçüde belirli merkezlerde toplandığını gösteriyor. Buna karşılık Ardahan ve Bayburt’ta hiç şirket kurulmamış olması, bölgesel kalkınma farklarının ne kadar derinleştiğini ortaya koyuyor. Bu durum, uzun vadede ekonomik büyümenin dengeli yayılması açısından önemli bir risk oluşturuyor.
Şirket türlerine bakıldığında ise girişimcilerin risk algısı net biçimde okunabiliyor. Kurulan 9 bin 432 şirketin 8 bin 513’ünün limitet şirket olması, yatırımcıların daha düşük sermaye ve sınırlı sorumluluk avantajı sunan yapıları tercih ettiğini gösteriyor. Anonim şirketlerin görece düşük kalması, büyük ölçekli yatırımların ve uzun vadeli projelerin sınırlı kaldığına işaret ediyor. Bu da ekonomide küçük ve orta ölçekli girişimlerin ağırlıkta olduğu, ancak büyük yatırım iştahının zayıf kaldığı bir yapıyı ortaya koyuyor.
Sektörel dağılım da bu tabloyu destekliyor. En fazla şirketin toptan-perakende ticaret, inşaat ve imalat alanlarında kurulması, Türkiye ekonomisinin geleneksel dinamiklerinin devam ettiğini gösteriyor. Ancak aynı sektörlerin kapanan şirketlerde de öne çıkması, bu alanlarda rekabetin arttığını ve kârlılığın zorlaştığını düşündürüyor. Özellikle inşaat ve ticaret gibi döngüsel sektörlerde yaşanan dalgalanmalar, ekonomik yavaşlamanın ilk hissedildiği alanlar olarak öne çıkıyor.
Yabancı ortaklı şirket verileri ise ayrı bir dikkat noktası sunuyor. Şubat ayında kurulan 804 yabancı ortaklı şirketin önemli bölümünün Suriye ve İran bağlantılı olması, Türkiye’nin bölgesel ekonomik hareketlilik açısından bir merkez olma özelliğini sürdürdüğünü gösteriyor. Bu şirketlerde sermayenin yüzde 85’inden fazlasının yabancı ortaklara ait olması, dış kaynak girişinin devam ettiğine işaret etse de, bu girişin niteliği ve sürdürülebilirliği ayrı bir tartışma konusu.
Tüm bu veriler bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo net: Türkiye ekonomisi keskin bir krizden ziyade, belirsizliklerin arttığı, büyüme hızının yavaşladığı ve girişim iştahının zayıfladığı bir dönemden geçiyor. Bu süreçte en kritik unsur, güvenin yeniden tesis edilmesi. Çünkü ekonomik aktörler için en belirleyici faktör, mevcut durumdan çok geleceğe dair beklentilerdir.
Ek olarak göz ardı edilmemesi gereken bir başka unsur da finansmana erişim koşullarıdır. Yüksek faiz ortamı, krediye ulaşımı zorlaştırırken, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için nakit akışı yönetimini hayati bir mesele haline getiriyor. Bu durum yeni şirket kuruluşlarını baskılarken, mevcut işletmelerin de ayakta kalma mücadelesini zorlaştırıyor.
Özetle, şirket istatistikleri bize şunu söylüyor: Ekonomideki değişimi anlamak için yalnızca büyük başlıklara değil, sahadaki küçük hareketlere de bakmak gerekiyor. Çünkü bazen en büyük hikâye, açılan değil kapanan kapıların sayısında gizlidir.










