Nassim Nicholas Taleb’in “Siyah Kuğu” kavramı, istatistiksel olarak son derece düşük ihtimalli görünen ama gerçekleştiğinde sistemi derinden sarsan olayları tanımlamak için kullanılır. Finansal krizleri, pandemileri, teknolojik dönüşümleri açıklamakta sıkça başvurulan bu kavram, bugün jeopolitik alanda çok daha geniş ve çok daha tehlikeli bir biçimde tezahür etmektedir. Artık sorun, tek bir siyah kuğunun zaman zaman sistemin dengesini bozması değil; siyah kuğuların peş peşe geldiği, birinin yarattığı kırılganlık üzerine diğerinin inşa edildiği, zincirleme bir jeopolitik istikrarsızlık çağına girmiş olmamızdır.
2008 küresel finans krizinin üzerinden henüz on yıl geçmişti ki 2020’de COVID-19 pandemisi dünya ekonomisini ve toplumsal düzeni kökten sarstı. Pandemi izlerini tam silmeden Rusya’nın Ukrayna’yı işgali başladı; enerji piyasaları altüst oldu, tahıl koridorları kapandı, Avrupa’nın ucuz enerji üzerine kurulu sanayi modeli derin bir varoluş krizine sürüklendi. Daha o dalgalar dinmeden Orta Doğu’da yeni bir ateş yakındı; Gazze’de başlayan çatışma bölgesel bir gerilime, ardından İran-ABD/İsrail ekseninde küresel enerji güvenliğini tehdit eden bir kriz boyutuna ulaştı. Her kriz bir öncekinin yaralarını derinleştirerek geliyor; savunma kapasiteleri zayıflıyor, tampon mekanizmalar eriyor, politika yapıcıların elindeki araçlar her seferinde biraz daha azalıyor.
Jeopolitik siyah kuğuların ekonomiler üzerindeki etkisi, salt savaş maliyetleriyle veya ticaret aksaklıklarıyla ölçülemez. Asıl hasar beklenti kanalları üzerinden gerçekleşir. Bir çatışma bölgesi petrol ihracat güzergahlarına yaklaştığında ham petrol vadeli işlem fiyatları henüz bir damla kan dökülmeden fırlar. Bir gerilim körfez sularında tırmanmaya başladığında Asya’daki bir fabrika yöneticisi sipariş planlamasını durdurur. Bir döviz krizi bir ülkede patlak verdiğinde o ülkeyle ticaret yapan onlarca ekonomide ihracat alacakları tehlikeye girer. Küreselleşmenin getirdiği birbirine kenetlenmiş üretim zincirleri, jeopolitik şokların yayılma hızını ve derinliğini tarihte görülmemiş ölçüde artırmıştır.
Türkiye bu tabloda yalnızca bir seyirci değil, aynı zamanda en fazla maruziyet taşıyan ülkeler arasındadır. Coğrafi konumu itibarıyla Karadeniz, Ege, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu gerilimlerinin tam kesişim noktasında yer alan Türkiye, her yeni jeopolitik siyah kuğudan hem doğrudan hem de dolaylı biçimde etkilenmektedir. Enerji ithalatındaki dışa bağımlılık, bölgesel çatışmaların yarattığı enerji fiyatı oynaklığını doğrudan cari dengeye yansıtmaktadır. Turizm gelirleri, ihracat pazarları ve doğrudan yabancı yatırım akışları ise jeopolitik algı değişimlerine son derece duyarlı kalemler olarak bütçe denklemlerinin merkezinde durmaktadır.
Öte yandan jeopolitik siyah kuğular yalnızca ekonomik değil, enflasyonist beklentiler üzerinden de yıkıcı etkiler yaratmaktadır. Enerji fiyatlarındaki sert ve ani yükselişler, merkez bankalarının sabırla inşa ettiği dezenflasyon süreçlerini birkaç haftada geri sarabilir. Nitekim 2022 enerji kriziyle Avrupa’da yeniden alevlenen enflasyon, faiz artış döngüsünü hızlandırmış; bu da küresel büyümeyi yavaşlatarak gelişmekte olan piyasalardaki sermaye çıkışlarını tetiklemiştir. Zincirleme etki, bir bölgedeki jeopolitik şokun kısa sürede dünyanın öbür ucundaki bir ülkenin merkez bankası kararlarına kadar sızdığını ve para politikasının artık yalnızca ulusal dinamiklerle yönetilemez olduğunu gözler önüne sermektedir.
Peki jeopolitik siyah kuğulara karşı ekonomik dayanıklılık nasıl inşa edilir? Bu sorunun kolay bir yanıtı yoktur; ancak temel çerçeve bellidir. Enerji çeşitlendirmesi, döviz rezervlerinin güçlendirilmesi, ticaret ortaklarının ve ihracat pazarlarının geniş bir coğrafyaya yayılması, savunma ve gıda güvenliğinde belirli bir öz yeterlilik eşiğinin korunması bu çerçevenin temel taşlarını oluşturur. Bunların ötesinde, kurumsal sağlamlık da en az fiziksel hazırlık kadar belirleyicidir. Hukukun üstünlüğüne, bağımsız merkez bankacılığına ve şeffaf veri yönetimine sahip ekonomiler siyah kuğu anlarında çok daha hızlı toparlama kapasitesi sergilemektedir.
Belki de en önemli zihniyet değişikliği şudur: jeopolitik siyah kuğuları artık istisnai olaylar olarak değil, planlama süreçlerinin olağan varsayımları olarak konumlandırmak gerekmektedir. Senaryo analizlerinde sadece baz senaryoya değil, uç senaryolara da ciddi bir ağırlık vermek, kriz anında panik kararları yerine önceden tasarlanmış reflekslerle yanıt verebilmek, hem şirket yönetişiminde hem de ekonomi politikasında temel bir olgunluk ölçütü haline gelmiştir. Öngörülemeyen her zaman önlenemez değildir; ama öngörülemeyen için hazırlıklı olmak, her zaman mümkündür.











