Küresel ekonomide dengeleri altüst eden jeopolitik gelişmeler, Türkiye’nin dış ticaretinde zaten var olan kırılganlıkları daha görünür hale getirdi. Özellikle İran merkezli gerilimlerin tetiklediği enerji krizi, sadece petrol ve gaz fiyatlarını değil, aynı zamanda ticaret akışlarını ve büyüme beklentilerini de derinden sarstı. Hürmüz Boğazı üzerinden petrol ve gaz sevkiyatının durması, küresel ticaretin can damarlarından birinin geçici de olsa kesilmesi anlamına gelirken, bu durumun etkileri Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı ekonomilerde çok daha sert hissedildi.
Enerji fiyatlarındaki sert dalgalanma, savaş öncesinde 60 dolar seviyelerinde olan petrolün kısa sürede 120 dolara kadar çıkmasına neden oldu. Her ne kadar sonrasında ateşkes adımlarıyla fiyatlar 90 doların altına gerilemiş olsa da, piyasalardaki belirsizlik ortadan kalkmış değil. Bu belirsizlik, yatırım kararlarından üretim planlamasına kadar geniş bir alanı etkilerken, Türkiye ekonomisinin dış ticaret performansına da doğrudan yansıdı.
Mart ayı verileri bu tablonun en net göstergesi. Türkiye’nin ihracatı yıllık bazda yüzde 6,4 düşerek 21,9 milyar dolara gerilerken, aynı dönemde ithalat yüzde 8,4 artışla 33,2 milyar dolara yükseldi. Ortaya çıkan tablo ise çarpıcı: dış ticaret açığı yalnızca bir ayda 11,3 milyar dolara ulaşarak geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 56,6 artış gösterdi. Daha geniş perspektiften bakıldığında ise yılın ilk üç ayında açığın 30 milyar dolara, son 12 ayda ise 100 milyar dolara dayanması, sorunun geçici olmaktan ziyade yapısal bir karakter taşıdığını ortaya koyuyor.
Bu noktada asıl mesele yalnızca enerji fiyatları değil. Türkiye ekonomisi bu krize zaten yüksek seyreden enflasyon, kur baskısı ve üretim maliyetlerindeki artış gibi temel sorunlarla yakalandı. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, sanayinin maliyetlerini artırırken rekabet gücünü de zayıflatıyor. Bu da ihracatın düşmesine, ithalatın ise özellikle enerji kalemi nedeniyle artmasına yol açıyor. Yani tablo, klasik bir “çifte baskı” senaryosunu andırıyor.
İş dünyasından gelen çağrılar da bu tabloyu teyit ediyor. Reel sektör temsilcileri, dış ticaretteki bu kırılmanın derinleşmemesi için hükümetten üretimi destekleyici teşvikler, ihracatçıya finansman kolaylığı ve enerji maliyetlerini dengeleyici politikalar talep ediyor. Çünkü mevcut koşullarda firmaların sadece küresel rekabetle değil, aynı zamanda iç maliyet baskılarıyla da mücadele etmek zorunda kaldığı bir gerçek.
Önümüzdeki dönemde Türkiye açısından en kritik başlıklardan biri, enerji bağımlılığını azaltacak stratejilerin hızlandırılması olacak. Yenilenebilir enerji yatırımları, yerli kaynakların daha etkin kullanımı ve enerji verimliliği politikaları, sadece çevresel değil aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Aksi halde her küresel kriz, Türkiye’nin dış ticaret dengesini benzer şekilde sarsmaya devam edecek.
Sonuç olarak, yaşananlar bir krizden öte, bir uyarı niteliği taşıyor. Türkiye’nin dış ticaret yapısını daha dirençli hale getirmesi, sadece kısa vadeli önlemlerle değil, uzun vadeli yapısal dönüşümlerle mümkün. Enerji şokları gelip geçebilir, ancak bu şokların etkisini azaltacak politikalar kalıcı olmak zorunda.











