BBVA Research’ün 2025 dördüncü çeyrek borç görünümü, Türkiye ekonomisinde sessiz ama derin bir davranış değişimine işaret ediyor. Bir yanda tasarruflarını giderek daha fazla altın ve kıymetli madenlerde tutan hanehalkı, diğer yanda artan döviz yükü ve faiz baskısıyla karşı karşıya kalan reel sektör, kamu ve bankacılık sistemi bulunuyor. Bu tablo, ekonomik aktörlerin risk algısının keskin biçimde değiştiğini ve belirsizliğin kalıcılaştığını gösteriyor.
Hanehalkı cephesinde en çarpıcı unsur, altın ve kıymetli madenlerin finansal dalgalanmalara karşı en güçlü koruma aracı olarak görülmesi. Toplam finansal varlıkların GSYH’ye oranı yaklaşık yüzde 40 ile hâlâ düşük seviyelerdeyken, mevduatın payındaki gerilemenin yatırım fonlarıyla telafi edilmesi, tasarrufların klasik bankacılık ürünlerinden sermaye piyasalarına kaydığını ortaya koyuyor. Bu değişim sadece daha yüksek getiri arayışıyla açıklanamaz; aynı zamanda hanehalkının Türk lirasına ve geleneksel tasarruf araçlarına olan güveninin sınırlı kaldığını da düşündürüyor. Altına yöneliş, aslında bireysel düzeyde bir “sigorta” refleksi.
Reel sektörde ise tablo daha kırılgan. Yaz aylarında kısmen iyileşen şirketlerin net döviz kısa pozisyonu, kasım ayında dış yabancı para yükümlülüklerindeki artış nedeniyle yeniden bozulmuş durumda. Yüksek roll-over oranları şirketlerin dış finansmana erişebildiğini gösterse de, bu erişimin büyük ölçüde borcu çevirmeye yönelik olması, sorunun ertelendiğini düşündürüyor. Özellikle KOBİ’lerde takipteki alacak oranının yüzde 3,5’e yaklaşması, kredi kalitesinde bozulmanın başladığını gösteren önemli bir sinyal. 2026’da beklenen yeni KGF paketleri ve yeniden yapılandırmalar kısa vadede rahatlama sağlayabilir, ancak yapısal sorunlar çözülmedikçe bu tür destekler yalnızca zaman kazandırır.
Kamu maliyesi tarafında görünürde rahatlatıcı bir veri var: Toplam kamu borcunun GSYH’ye oranı hâlâ düşük. Ancak borcun seviyesi kadar maliyeti de önemlidir. Dezenflasyon sürecinin yavaşlamasıyla birlikte yüksek faiz oranları kalıcı hâle gelmiş durumda ve bu da faiz ödemelerinin bütçe üzerindeki yükünü hızla artırıyor. Ayrıca borç vadelerinin kısalması, kamunun sürekli olarak yüksek faizli borcu çevirmek zorunda kalması anlamına geliyor. Buna ek olarak, fiyat artışları yavaşlasa bile süren altın borçlanmalarından kaynaklanan zararlar, kamu maliyesi açısından göz ardı edilmemesi gereken bir başka risk unsuru.
Bankacılık sektöründe 2025’in ortasında hızlanan ikincil sermaye ihraçlarının yılın son çeyreğinde yavaşlaması, bankaların sermaye güçlendirme konusunda daha temkinli davrandığını düşündürüyor. Rapora göre ihraçların 2026’nın ilk çeyreğinden sonra yeniden artması bekleniyor. Buna karşılık, kısa vadeli dış borçlardaki artış dikkat çekici. Bu durum, bankacılık sisteminin likidite açısından dış kaynaklara bağımlılığının arttığını ve küresel finansal koşullardaki olası bir sıkılaşmaya karşı kırılganlığın yükseldiğini gösteriyor.
Kasım 2025 itibarıyla ekonominin toplam net döviz pozisyonunun bozulması, riskin merkezinde artık daha belirgin biçimde reel sektörün yer aldığını ortaya koyuyor. Dış borcun bileşiminin kamu ile reel sektör arasında yer değiştirmesi ve yükün giderek özel kesime kayması, olası bir kur şokunun doğrudan şirket bilançolarını hedef alacağı anlamına geliyor. Bu da yatırım, istihdam ve büyüme üzerinde gecikmeli ama güçlü bir baskı yaratabilir.
BDDK ve TCMB’nin makroihtiyati önlemleri sıkılaştırması kısa vadede finansal istikrarı destekleyebilir. Ancak bu tür önlemlerin sürekli genişletilmesi, kredi kanallarını daraltarak ekonomik aktivite üzerinde ilave yük oluşturma riski de taşır. Asıl ihtiyaç, şirketlerin döviz gelirlerini artıracak ihracat odaklı dönüşüm, verimlilik artışı ve uzun vadeli yerel para cinsinden finansman kaynaklarının güçlendirilmesidir.
Bu tabloya bakıldığında, Türkiye ekonomisinde sessiz bir ayrışma görülüyor: Hanehalkı kendini altınla korumaya alırken, şirketler ve kamu artan borç maliyetleriyle mücadele ediyor. Bu ayrışma sürdüğü sürece, finansal sistemdeki yük giderek üretken kesimlerin omuzlarına binecek. Kalıcı çözüm, yalnızca kredi paketlerinde değil; enflasyonu kalıcı olarak düşüren, öngörülebilirliği artıran ve yerel para birimine güveni yeniden inşa eden kapsamlı bir ekonomik çerçevede yatıyor. Aksi hâlde altın, yalnızca bireylerin değil, tüm ekonominin sığındığı bir güvenli liman olmaya devam edecek.








