Ekonomi tartışmalarında en sık yapılan hatalardan biri, sermaye birikiminin yalnızca sermaye sahiplerini zenginleştirdiğini düşünmektir. Oysa ekonomi tarihine ve verilerine bakıldığında ortaya çıkan tablo çok daha farklıdır. Sermaye biriktikçe kendi getirisi düşerken, emeğin değeri yükselir. Bunun temel nedeni oldukça basittir: Ekonomide bol olan her üretim faktörünün marjinal getirisi zaman içinde azalır. Yüzlerce yıldır gözlenen bu eğilim, modern büyüme teorisinin de temel taşlarından biridir.
Ekonomide üretim iki temel unsur üzerine kuruludur: sermaye ve emek. Fabrikalar, makineler, yazılımlar, altyapılar, finansal kaynaklar ve teknolojik yatırımlar sermayeyi oluştururken; insanların bilgi, beceri ve çalışma gücü emeği temsil eder. Bir ülkede sermaye kıt olduğunda yatırım yapmak son derece kârlıdır çünkü yatırım yapabilecek kişi sayısı azdır. Ancak zaman içinde tasarruflar artar, şirketler büyür, finansal piyasalar derinleşir ve yeni yatırımlar yapılır. Böylece sermaye miktarı yükselir. Sermaye çoğaldıkça yatırım fırsatları için rekabet artar ve sermayenin getirisi doğal olarak düşmeye başlar.
Bunun en somut örneklerinden biri faiz oranlarıdır. Gelişmiş ekonomiler uzun yıllardır düşük faiz ortamında yaşamaktadır. Japonya’da yıllarca sıfıra yakın hatta negatif faiz uygulanmasının temel nedeni sermaye kıtlığı değil, tam tersine sermaye fazlalığıdır. Almanya, İsviçre ve birçok gelişmiş Avrupa ülkesinde de uzun dönem düşük faizler görülmüştür. Çünkü tasarruf miktarı yatırım ihtiyacının üzerine çıkmıştır. Sermaye bol olduğunda onun kullanım bedeli olan faiz de düşer.
Aynı durum şirket kârlılıklarında da görülmektedir. ABD’de son yüz yıl boyunca sermaye piyasalarının gelişmesiyle birlikte şirketlerin sermaye maliyetleri önemli ölçüde gerilerken yatırım finansmanı kolaylaşmıştır. Büyük şirketler artık geçmişe göre çok daha düşük maliyetlerle borçlanabilmektedir. Bu durum sermayenin ucuzladığını gösterirken aynı zamanda yatırım rekabetini de artırmaktadır.
Peki bundan kim kazanır? En büyük kazanan emek sahipleridir. Çünkü sermaye arttıkça şirketler daha fazla üretim yapabilmek için nitelikli çalışan aramaya başlar. İş gücü talebi yükseldikçe çalışanlar arasında değil, işverenler arasında rekabet oluşur. İşverenler daha iyi maaş, daha iyi çalışma koşulları ve daha fazla sosyal hak sunarak çalışan çekmeye çalışırlar.
Bugün dünyanın en yüksek ücretlerinin ödendiği ülkeler aynı zamanda kişi başına sermaye stokunun da en yüksek olduğu ülkelerdir. Dünya Bankası ve OECD verileri incelendiğinde ABD, İsviçre, Norveç, Danimarka, Hollanda, Singapur ve Lüksemburg gibi ülkelerde çalışan başına düşen sermaye miktarı oldukça yüksektir. Aynı ülkelerde saatlik iş gücü verimliliği ve ortalama ücretler de dünya ortalamasının çok üzerindedir. Yüksek ücretlerin temel nedeni yalnızca sendikalar veya sosyal devlet değil, yüksek sermaye birikimi sayesinde çalışan başına üretkenliğin artmasıdır.
OECD verilerine göre gelişmiş ekonomilerde saatlik iş gücü verimliliği birçok gelişmekte olan ülkenin iki ila dört katına ulaşmaktadır. Aynı şekilde Dünya Bankası’nın kişi başına düşen sermaye stoku verileri ile kişi başına milli gelir verileri arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Çalışan başına makine, teknoloji ve altyapı arttıkça aynı işçi daha fazla üretim yapmakta, bunun doğal sonucu olarak ücretler de yükselmektedir.
Türkiye açısından bakıldığında da benzer bir tablo görülmektedir. Son kırk yılda sanayileşme, ihracat kapasitesi ve özel sektör yatırımları önemli ölçüde artmasına rağmen, kişi başına düşen sermaye birikimi hâlâ gelişmiş ülkelerin oldukça gerisindedir. Bu nedenle Türkiye’de verimlilik artışı zaman zaman hız kesse de ücret artışları sürdürülebilir biçimde kalıcı olamamaktadır. Ücretlerin kalıcı olarak yükselebilmesi için yalnızca maaş artışları yeterli değildir; aynı zamanda çalışan başına düşen makine, teknoloji, yazılım, otomasyon ve bilgi sermayesinin de büyümesi gerekir.
Burada sık yapılan bir yanlış anlamaya da değinmek gerekir. Bazı insanlar sermaye sahiplerinin zenginleşmesini çalışanların fakirleşmesi olarak yorumlamaktadır. Oysa rekabetçi piyasa ekonomilerinde sermaye birikimi arttıkça sermayedarın pazarlık gücü azalırken, nitelikli emeğin pazarlık gücü yükselir. Çünkü artık yatırım yapmak isteyen çok sayıda sermaye sahibi vardır ancak kaliteli iş gücü sınırlıdır. Bu nedenle yüksek teknoloji şirketleri dünyanın her yerinde yazılım geliştiricileri, mühendisleri, araştırmacıları ve uzman çalışanları çekebilmek için birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedir.
Ekonomik büyümenin gerçek motoru da tam olarak budur. Sermaye emeğin rakibi değil, tamamlayıcısıdır. Bir işçinin önüne daha gelişmiş makineler, daha güçlü yazılımlar ve daha verimli üretim süreçleri koyduğunuzda aynı sürede daha fazla üretim yapabilir. Bu verimlilik artışı ücretlere, yaşam standartlarına ve refaha yansır. Tarih boyunca sanayi devrimlerinden dijital dönüşüme kadar yaşanan tüm büyük ekonomik sıçramaların temelinde sermaye birikimi ile teknolojik ilerlemenin birlikte hareket etmesi yatmaktadır.
Elbette tek başına sermaye yeterli değildir. Hukukun üstünlüğü, güçlü kurumlar, kaliteli eğitim sistemi, rekabetçi piyasa yapısı ve girişimcilik ekosistemi olmadan sermaye verimli alanlara yönelmez. Kaynakların siyasi veya ekonomik ayrıcalıklarla yanlış alanlara aktarılması, sermaye birikiminin toplumun geneline fayda sağlamasını engelleyebilir. Bu nedenle önemli olan yalnızca sermayenin büyüklüğü değil, aynı zamanda ne kadar üretken kullanıldığıdır.
Sonuç olarak ekonomi tarihinin en önemli derslerinden biri şudur: Sermaye arttıkça sermayenin getirisi azalır, emeğin değeri ise yükselir. Bir ülkenin zenginliği yalnızca büyük şirketlere sahip olmasından değil, çalışan başına düşen sermaye miktarını sürekli artırabilmesinden kaynaklanır. Gerçek refah; üretken yatırımların çoğaldığı, teknolojinin yaygınlaştığı, verimliliğin arttığı ve bunun sonucunda çalışanların daha yüksek ücret, daha iyi çalışma koşulları ve daha güçlü bir yaşam standardına ulaştığı ekonomilerde ortaya çıkar. Uzun vadede en büyük sosyal politika, sürdürülebilir sermaye birikimini ve verimlilik artışını sağlayan ekonomik düzeni kurabilmektir.











