Küresel belirsizliklerin arttığı, jeopolitiğin ekonomi üzerinde her zamankinden daha belirleyici hale geldiği bir dönemde Türkiye’ye yönelik olumlu değerlendirmeler dikkat çekiyor. Barclays Küresel Ekonomik Araştırma Başkanı Christian Keller’in Türkiye ekonomisine dair yaptığı açıklamalar, yalnızca teknik bir analiz değil, aynı zamanda uluslararası finans çevrelerinin bakış açısındaki değişimin de güçlü bir göstergesi niteliğinde.
Keller’in vurguladığı en önemli unsur, enflasyonun düşüş eğiliminin kalıcı hale gelmesi ve bu sürecin TCMB’nin öngörülebilir ve disiplinli para politikasıyla desteklenmesi. Uzun süre Türkiye ekonomisinin en zayıf halkası olarak görülen fiyat istikrarı, bugün küresel yatırımcıların yeniden güven duyabileceği bir çerçeveye oturuyor. Merkez Bankası’nın politika faizini, enflasyondaki somut düşüşe paralel olarak ayarlaması, “arkadan gelen” değil “yolu çizen” bir duruş sergilediğini ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, reel faizin belirli bir seviyede korunacağına dair güveni artırarak yatırımı teşvik eden temel faktörlerden biri haline geliyor.
Türkiye ekonomisinin büyüme performansına ilişkin “yukarı yönlü şaşırtma” tespiti ise oldukça çarpıcı. Keller’in de altını çizdiği gibi, Türkiye ekonomisi çoğu zaman beklentilerin üzerinde bir dinamizm sergiliyor. Sıkı para politikası uygulanırken dahi rekabet gücünün kaybolmaması, ihracat ve üretim tarafında yapısal bir dayanıklılığın korunduğunu gösteriyor. Bu durum, büyüme ile istikrar arasında zor kurulan dengenin, mevcut programla daha sağlıklı bir zemine taşındığına işaret ediyor.
Öte yandan TCMB’nin güvenilirliğini yeniden inşa etme süreci, sadece teknik bir başarı değil, aynı zamanda algısal bir kırılma anlamına geliyor. Uluslararası yatırımcı için güvenilirlik; söylem ile eylem arasındaki tutarlılık demek. Rezerv birikiminin yeniden başlaması ve sermaye girişlerinin artması, bu güvenin piyasalar tarafından da satın alındığını gösteriyor. Keller’in “Merkez Bankası güvenilirliğini geri kazanmada iyi iş çıkarıyor” ifadesi, bu açıdan son derece kritik.
Küresel resme bakıldığında ise Türkiye’nin göreli konumu daha da anlam kazanıyor. ABD-Avrupa hattında Grönland merkezli gerilim, Trump’ın gümrük vergileriyle şekillenen ‘havuç ve sopa’ politikası ve artan ticaret savaşları riski, birçok ülkeyi kırılgan hale getiriyor. Keller’in dikkat çektiği gibi, Türkiye bu tür belirsizliklerle yaşamaya alışkın ve bu konuda tecrübeli. Dahası, Türkiye’nin şu an Trump’ın doğrudan negatif odağında yer almaması, ülkeyi jeopolitik risk açısından görece daha dengeli bir konuma taşıyor.
Avrupa cephesinde olası misillemeler ve ticaret gerilimleri kısa vadede risk barındırsa da, uzun vadede reformları tetikleyebilecek bir baskı unsuru da yaratabilir. Eğer Avrupa daha fazla yatırım yapar ve büyüme ivmesi kazanırsa, Türkiye’nin bu süreçten ticaret, üretim ve sermaye akımları yoluyla pozitif etkilenmesi güçlü bir olasılık. Türkiye’nin Avrupa ile entegre ekonomik yapısı, bu tür senaryolarda önemli bir avantaj sunuyor.
Keller’in değerlendirmeleri, Türkiye’ye dair iyimserliğin geçici bir algıdan ibaret olmadığını gösteriyor. Düşen enflasyon, öngörülebilir para politikası, artan güvenilirlik ve jeopolitik denge, Türkiye’yi yeniden yatırımcı radarına sokan temel unsurlar olarak öne çıkıyor. Elbette riskler tamamen ortadan kalkmış değil; ancak küresel ölçekte risklerin arttığı bir ortamda, Türkiye’nin “yönetilebilir risk – anlamlı getiri” dengesinde daha cazip bir noktaya geldiği açıkça görülüyor. Bu da önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinin uluslararası sermaye açısından daha sık konuşulacağına işaret ediyor.











