ABD’nin İran’la ticaret yapan ülkelere yönelik yüzde 25’e varan ek gümrük vergisi kararı, yalnızca Washington–Tahran hattını değil, bu iki ülke arasında ekonomik bağ kurmuş tüm ülkeleri doğrudan ilgilendiriyor. Bugün yürürlüğe giren kararname, İran’dan doğrudan ya da dolaylı biçimde mal ve hizmet temin eden ülkelerin, ABD pazarında ciddi maliyetlerle karşılaşabileceği yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Bu tabloda Türkiye, hem ekonomik bağlarının derinliği hem de ABD ile olan ticari ilişkileri nedeniyle en dikkatle izlenen ülkelerden biri.
ABD Başkanı Donald Trump’ın imzasını taşıyan düzenleme, ABD Ticaret Bakanlığı’nı Dışişleri Bakanlığı ile birlikte çalışarak İran’la ticari ilişki sürdüren ülkeleri tespit etmekle görevlendiriyor. Bu tespitin ardından, söz konusu ülkelerden ABD’ye yapılan ithalata örnek olarak yüzde 25 seviyesinde ek gümrük vergisi uygulanabilecek. Çin, Hindistan, Türkiye, Güney Kore, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin listede yer alması, kararın küresel ticarette zincirleme etkiler yaratabileceğini gösteriyor.
Türkiye–İran ticaretine bakıldığında ortaya çıkan tablo, bu kararın neden Ankara’da yakından takip edildiğini açıkça ortaya koyuyor. TÜİK verilerine göre iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2024’te 5,68 milyar dolara ulaştı. Türkiye’nin İran’a ihracatı 3,23 milyar dolar, İran’dan ithalatı ise 2,45 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Bu denge, Türkiye lehine 780 milyon dolarlık bir fazla anlamına geliyor. Yani Türkiye, İran’la ticarette yalnızca enerji bağımlılığı yaşayan bir ülke değil; aynı zamanda ciddi bir ihracatçı konumunda.
İhracat kalemlerine bakıldığında Türkiye’nin İran’a makineler ve aksamları, plastikler, kimyasal ürünler, tarım ürünleri ve metal cevherleri gönderdiği görülüyor. İran’dan ithalatta ise doğal gaz başta olmak üzere metal ürünleri ve tarım ürünleri öne çıkıyor. Özellikle enerji tarafı, bu ilişkinin sıradan bir ticaret ortaklığının ötesinde, stratejik bir zorunluluk taşıdığını gösteriyor. İran’dan alınan doğal gaz, Türkiye’nin enerji arz güvenliğinin önemli ayaklarından biri olmaya devam ediyor.
İşin bir de turizm boyutu var ki, bu çoğu zaman yaptırım tartışmalarında geri planda kalıyor. 2024 yılında Türkiye’ye gelen İranlı turist sayısı 3,27 milyonla rekor kırdı. Bu rakam, İran’ın Türkiye ekonomisi açısından yalnızca bir ticaret ortağı değil, aynı zamanda önemli bir döviz kaynağı olduğunu da gösteriyor. ABD’nin ticaret üzerinden baskıyı artırması, dolaylı olarak bu alanlarda da belirsizlik yaratma potansiyeline sahip.
Ancak tabloyu tek yönlü okumak eksik olur. Türkiye’nin geçmişte benzer süreçlerde istisnai muafiyetler elde ettiğini hatırlamak gerekiyor. 2018’de Trump yönetiminin İran yaptırımları sırasında, petrol ve enerji alanında bazı ülkelere tanınan muafiyetlerden Türkiye de yararlanmıştı. Benzer şekilde 2024’te Gazprom’a yönelik yaptırımlarda da Türkiye’ye istisna tanınmıştı. Bu örnekler, Ankara’nın Washington ile ilişkilerinde esnek diplomasi alanları yaratabildiğini gösteriyor.
Yine de bugünkü koşullar daha karmaşık. ABD’nin bu kez hedefi doğrudan İran değil, İran’la ticaret yapan ülkeler. Bu yaklaşım, ülkeleri “ticari tercihleri” üzerinden baskı altına almayı amaçlıyor. Türkiye açısından risk, İran’la ticareti sürdürürken ABD pazarında rekabet gücünün zayıflaması ihtimali. Özellikle ABD’ye ihracat yapan Türk firmaları için bu karar, maliyet, fiyatlama ve pazar kaybı risklerini beraberinde getirebilir.
Sonuç olarak Türkiye, bir kez daha jeopolitik ile ekonomi arasında hassas bir denge kurmak zorunda. İran, enerji, ticaret ve turizm açısından vazgeçilmez bir komşu; ABD ise ihracat, finans ve küresel sistem açısından kritik bir ortak. Önümüzdeki dönemde Ankara’nın hem diplomasi kanallarını zorlayarak muafiyet arayışını sürdürmesi hem de ihracatçıları için alternatif pazar ve rota planlarını hızlandırması kaçınılmaz görünüyor. Bu karar, Türkiye için yalnızca bir ticaret meselesi değil; çok boyutlu bir dış politika ve ekonomi sınavı anlamına geliyor.











