Ortadoğu’da süregelen savaş, yalnızca bölgesel bir kriz olmanın çok ötesine geçmiş durumda; artık küresel ekonominin kırılgan dengelerini tehdit eden bir unsur haline gelmiş bulunuyor. Her ne kadar ilan edilen 15 günlük geçici ateşkes piyasalara kısa süreli bir nefes aldırmış olsa da, enerji arzı üzerindeki riskler ve jeopolitik belirsizlikler, önümüzdeki dönemin oldukça çalkantılı geçeceğine işaret ediyor. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi kritik bir geçiş noktasının kapanma ihtimali, petrol ve doğal gaz fiyatlarında %50’yi aşabilecek artışların habercisi olarak görülüyor. Bu da zincirleme bir etkiyle üretimden lojistiğe, gıdadan ulaşıma kadar her kalemde fiyatların yukarı yönlü hareket etmesi anlamına geliyor.
Bu gelişmelerin ilk etkileri, enerjiye bağımlılığı yüksek olan Uzak Asya ekonomilerinde hissedilmeye başlandı bile. Elektrik kesintileri, yakıt kuyrukları ve tedarik zinciri aksaklıkları, modern ekonomilerin ne kadar kırılgan olduğunu yeniden gözler önüne seriyor. Küresel ölçekte yaşanan bu sarsıntının Türkiye’ye yansımaması ise zaten mümkün değil. Zaten uzun süredir yüksek enflasyon, yapısal dış ticaret açığı ve gelir dağılımındaki bozulma gibi sorunlarla mücadele eden Türkiye ekonomisi, şimdi bir de dış kaynaklı bu büyük şokla karşı karşıya.
Mart ayı enflasyon verileri bu açıdan kritik bir eşikti. Piyasanın beklentisi aylık bazda en az %2,4 seviyesinde bir artış yönündeyken, açıklanan %1,94’lük oran kısa vadede bir rahatlama sağladı. Yıllık enflasyonun %30’un biraz üzerinde kalmaya devam etmesine rağmen, savaşın ilk etkilerinin henüz tüketici fiyatlarına tam anlamıyla yansımadığı görülüyor. Bu durum ilk bakışta olumlu gibi görünse de, aslında büyük ölçüde geçici faktörlerin sonucu.
Çünkü bu görece düşük gelen verinin arkasında ciddi müdahaleler bulunuyor. Döviz kurundaki ani sıçramaları önlemek amacıyla yaklaşık 40 milyar dolarlık rezerv kullanımı, akaryakıt fiyatlarını baskılayan eşel mobil sistemi ve bazı kalemlerde fiyat ayarlamalarının henüz devreye girmemiş olması, enflasyonun mart ayında “ertelenmiş” bir şekilde görünmesine neden oldu. Gıda fiyatlarında yaşanan görece sakin seyir de bu tabloyu destekleyen unsurlar arasında yer aldı.
Ancak ekonomide ertelenen gerçekler, çoğu zaman daha güçlü bir şekilde geri döner. Nitekim üretici fiyat endeksinin %28’i aşarak tüketici enflasyonuna yaklaşması, maliyet baskısının giderek arttığını ve bunun önümüzdeki aylarda fiyatlara yansıyacağını açıkça gösteriyor. Özellikle enerji fiyatlarında beklenen artışların gecikmeli etkisi, nisan ve mayıs aylarında çok daha sert bir enflasyon görünümünü beraberinde getirebilir.
Buradaki en kritik risk ise belirsizlik. Ateşkesin kalıcı bir barışa dönüşüp dönüşmeyeceği henüz net değil. Eğer çatışmalar yeniden şiddetlenir ve enerji arzı üzerindeki baskı artarsa, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için tablo daha da ağırlaşacaktır. Bu da yalnızca enflasyonu değil, büyüme, cari açık ve finansal istikrar gibi birçok makro göstergede bozulmayı beraberinde getirebilir.
Tüm bu gelişmeler ışığında Türkiye ekonomisinin önünde oldukça zorlu bir sınav bulunuyor. Kısa vadeli müdahalelerle enflasyonu baskılamak mümkün olsa da, kalıcı çözüm ancak yapısal reformlar, üretim odaklı büyüme modeli ve enerji bağımlılığını azaltacak stratejilerle sağlanabilir. Aksi halde, dış şoklara karşı kırılganlık devam edecek ve her küresel kriz, iç dengeleri daha fazla zorlayacaktır.
Sonuç olarak, mart ayı verileri geçici bir rahatlama sunsa da, bu durumun kalıcı bir iyileşme olarak yorumlanması yanıltıcı olabilir. Asıl dalganın henüz kıyıya ulaşmadığını ve önümüzdeki dönemde daha sert bir enflasyon baskısının kapıda olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.










