Ekonomi yönetiminin uyguladığı programın en önemli ayaklarından biri Türk lirasının reel olarak değer kazanmasını sağlamak oldu. Bu politika, enflasyonla mücadele kapsamında iç talebi dengelemeyi, döviz talebini azaltmayı ve fiyat istikrarını yeniden tesis etmeyi hedefliyor. Programın uygulanmaya başlamasının ardından enflasyonda kademeli bir gerileme görülürken, Türk lirasının reel olarak güçlenmesi de ekonomik tartışmaların merkezine yerleşti. Özellikle sanayi üreticileri ve ihracatçılar, rekabet güçlerinin zayıfladığı yönünde eleştiriler getirirken; ekonomi yönetimi ise fiyat istikrarı sağlanmadan sürdürülebilir büyümenin mümkün olmayacağını savunuyor.
Gerçekten de reel olarak değerlenen Türk lirasının ihracatçı ve sanayici üzerinde baskı oluşturduğunu gösteren birçok veri bulunuyor. Döviz gelirleri büyük ölçüde sabit kalırken üretim maliyetlerinin ücretler, enerji, finansman ve vergiler nedeniyle yükselmesi, özellikle emek yoğun sektörlerin uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü azaltıyor. Tekstil, hazır giyim, ayakkabı ve mobilya gibi sektörlerde sipariş kayıpları yaşanması, üretimin bir bölümünün daha düşük maliyetli ülkelere kayması ve kapasite kullanım oranlarında görülen gerileme bu baskının somut örnekleri arasında yer alıyor.
Ancak buradan hareketle çözümün yalnızca Türk lirasını yeniden hızla değersizleştirmek olduğu sonucuna varmak da doğru görünmüyor. Türkiye ekonomisi uzun yıllardır kur artışına dayalı rekabet modeli denedi. Her kur yükselişi ihracatçılara ilk etapta nefes aldırsa da bu avantajın ömrü oldukça kısa oldu. Çünkü Türkiye’nin üretim yapısı yüksek oranda ithal ara malına bağımlı. Kur yükseldiğinde sadece ihracat geliri artmıyor; aynı zamanda enerji, hammadde, makine ve ara malı maliyetleri de yükseliyor. Buna ek olarak ücret artışları, lojistik giderleri ve finansman maliyetleri de zaman içerisinde fiyatlara yansıyor.
Sonuç olarak kurdaki avantaj birkaç ay içerisinde enflasyon tarafından tüketiliyor. Geçmiş yıllarda bunun sayısız örneği yaşandı. İlk etapta rekabet gücü artıyor gibi görünse de birkaç çeyrek sonra üretim maliyetleri yeniden yükseliyor ve ihracatçı eski sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor. Fakat bu kez ekonomi daha yüksek enflasyon, daha düşük satın alma gücü ve daha bozulmuş fiyat dengeleriyle karşı karşıya kalıyor. Dolayısıyla kur artışı tek başına kalıcı bir rekabet politikası değil, geçici bir rahatlama sağlayan kısa vadeli bir araçtır.
Kalıcı rekabet gücü ise farklı alanlarda oluşturulabilir. Verimlilik artışı, yüksek katma değerli üretim, teknoloji yatırımları, dijital dönüşüm, eğitimli iş gücü ve güçlü finansman imkanları, uzun vadede kurdan çok daha etkili rekabet avantajı yaratır. Dünyanın gelişmiş ihracat ekonomilerine bakıldığında da başarılarının temelinde düşük kur değil; yüksek teknoloji, güçlü markalar ve kaliteli üretim bulunuyor.
Diğer taraftan Merkez Bankası açısından da oldukça hassas bir denge söz konusu. Politika faizinin uzun süre yüksek seviyelerde tutulması kredi maliyetlerini artırırken, yatırımların yavaşlamasına ve ekonomik aktivitenin ivme kaybetmesine neden olabiliyor. Bu nedenle Merkez Bankası’nın uygun koşullar oluştuğu ilk anda faiz indirmek istemesi son derece doğal bir yaklaşım. Zira merkez bankalarının görevi faizleri sürekli yüksek tutmak değil, fiyat istikrarını sağlayarak ekonomiyi normalleşme sürecine taşımaktır.
Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kararlarına bakıldığında sürpriz niteliğinde adımların oldukça sınırlı olduğu görülüyor. Kararlar büyük ölçüde enflasyon görünümü, beklentiler, rezerv gelişmeleri, finansal istikrar ve küresel koşullar dikkate alınarak şekillendirildi. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte de temel belirleyici unsur enflasyondaki kalıcı düşüşün devam edip etmeyeceği olacaktır.
Faiz indiriminin erken yapılması durumunda enflasyon beklentileri yeniden bozulabilir, döviz talebi artabilir ve fiyatlama davranışları olumsuz etkilenebilir. Buna karşılık gereğinden uzun süre yüksek faiz uygulanması ise büyüme, yatırım ve istihdam üzerinde baskı oluşturabilir. İşte ekonomi yönetiminin karşı karşıya olduğu en büyük zorluk da bu hassas dengeyi doğru zamanda kurabilmektir.
Önümüzdeki dönemin belki de en belirleyici kavramı ise belirsizlik olacak. Bu belirsizlik yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın önde gelen merkez bankaları da benzer sorunlarla mücadele ediyor. Küresel enflasyonun seyri, jeopolitik riskler, enerji fiyatları, ticaret savaşları, tedarik zincirleri ve büyük ekonomilerdeki büyüme performansı para politikalarını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle bugün birçok merkez bankası, daha önce olduğu gibi aylar öncesinden kesinleşmiş bir faiz patikası açıklamak yerine “veriye bağlı karar” yaklaşımını benimsiyor.
Türkiye açısından da benzer bir süreç yaşanıyor. Enflasyonun beklenenden hızlı gerilemesi, rezervlerin güçlenmesi ve finansal istikrarın korunması halinde faiz indirimleri daha rahat başlayabilir. Ancak küresel piyasalarda yaşanabilecek sert dalgalanmalar, enerji fiyatlarında beklenmeyen yükselişler veya jeopolitik gelişmeler bu süreci kolaylıkla değiştirebilir.
Bunun yanında sanayicinin yaşadığı sorunların yalnızca kur üzerinden değerlendirilmesi de eksik kalır. Finansmana erişim, yüksek kredi maliyetleri, enerji fiyatları, iş gücü verimliliği, vergi yükü, lojistik maliyetleri ve yatırım ortamının iyileştirilmesi gibi başlıklar da en az döviz kuru kadar önem taşıyor. Eğer bu alanlarda yapısal reformlar hız kazanırsa reel olarak güçlü bir Türk lirası ile rekabetçi bir sanayi yapısının aynı anda var olması mümkündür.
Ekonomik istikrarın temel şartı yalnızca düşük enflasyon değildir; aynı zamanda öngörülebilirliktir. Şirketler yatırım kararlarını, hane halkı tasarruf tercihlerini ve yabancı yatırımcı sermaye girişlerini büyük ölçüde öngörülebilir ekonomik ortam üzerine kurar. Kurun sürekli sıçradığı, enflasyonun hızla yükseldiği ve politika belirsizliğinin arttığı bir ekonomi uzun vadeli yatırım çekmekte zorlanır.
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde kolay bir süreç bulunmuyor. Bir tarafta enflasyonla mücadeleyi sürdürme zorunluluğu, diğer tarafta üretimi ve ihracatı destekleme ihtiyacı bulunuyor. Bu iki hedef zaman zaman birbirleriyle çelişiyor gibi görünse de aslında birbirini tamamlayan politikalarla birlikte yürütülebilir. Sürdürülebilir büyüme; düşük enflasyon, güçlü kurumlar, yapısal reformlar, verimlilik artışı ve öngörülebilir ekonomi politikalarının birlikte uygulanmasıyla mümkün olacaktır. Kurun tek başına tüm sorunları çözmesini beklemek de, faiz indiriminin bütün problemleri ortadan kaldıracağını düşünmek de gerçekçi değildir. Önümüzdeki dönemde hem Türkiye’de hem de dünyada ekonomik kararların temel belirleyicisi, her zamankinden daha fazla veriler ve gelişen koşullar olacaktır.











