Neoliberalizm, 20. yüzyılın son çeyreğinde küresel ekonomi politikalarına damgasını vuran bir ideoloji olarak, serbest piyasa vurgusu, devletin rolünün minimalize edilmesi ve özelleştirmelerle tanımlandı. Ancak neoliberal politikaların yarattığı ekonomik büyüme ile sosyal eşitsizlik arasındaki gerilim, bugün hâlâ hararetli tartışmalara konu oluyor. Peki neoliberal ekonomi gerçekten “refahı yaygınlaştıran bir araç” mı, yoksa eşitsizliği derinleştiren bir sistem mi?
Neoliberalizmin Yükselişi ve Büyüme Vaadi
Neoliberal teorinin kökenleri, Friedrich Hayek ve Milton Friedman gibi düşünürlerin serbest piyasanın üstünlüğüne dair savlarına dayanır. 1980’lerde Reagan ve Thatcher politikalarıyla somutlaşan bu yaklaşım, devlet müdahalesini “verimsizlik kaynağı” olarak görerek özelleştirme, deregülasyon ve vergi indirimlerini öne çıkardı. Küreselleşme sürecinde Çin, Hindistan gibi ekonomilerin hızlı büyümesi ve teknolojik atılımlar, neoliberalizmin “büyüme” vadeden yüzünü temsil etti.
- Serbest Ticaret ve Küresel Entegrasyon: IMF ve Dünya Bankası’nın yapısal uyum programları, gelişmekte olan ülkelerin dünya ticaretine entegre olmasını sağladı. Çin’in 1990’lardaki ihracata dayalı büyüme modeli, yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardı.
- İnovasyon ve Verimlilik: Rekabetçi piyasaların teknolojik yenilikleri teşvik ettiği, özel sektör dinamizminin ise kamuya kıyasla daha etkin olduğu argümanı sıkça dile getirildi.
Ancak bu “başarı hikâyeleri”, neoliberalizmin karanlık yüzünü gölgeleyebilir mi?
Eşitsizlik: Sistemin Kaçınılmaz Sonucu mu?
Neoliberal politikaların en sert eleştirisi, gelir dağılımındaki adaletsizliği kronikleştirmesidir. Oxfam’ın 2023 raporuna göre, dünya nüfusunun en zengin %1’i, son iki yılda küresel servetin üçte ikisini ele geçirdi. Peki bu eşitsizlik neoliberal sistemle nasıl ilişkili?
- Deregülasyon ve Finansallaşma: 2008 krizi, finans piyasalarının kontrolsüz büyümesinin risklerini gözler önüne serdi. Banka kurtarma paketleri, “kâr özelleştirilir, zarar kamusallaştırılır” eleştirilerini besledi.
- Vergi Politikaları: Şirketler ve yüksek gelirliler için vergi indirimleri, kamu hizmetlerinin (eğitim, sağlık) finansmanını zayıflatarak sosyal mobiliteyi engelledi.
- Emek Piyasasında Güvencesizlik: Taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve asgari ücret politikaları, çalışanların pazarlık gücünü kırdı. OECD verilerine göre, 1980’den beri ücretlerin GSYİH’daki payı düzenli olarak azaldı.
Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital eserinde vurguladığı gibi, “sermayenin getirisi ekonomik büyümeyi aştığında”, servet birikimi otomatik olarak eşitsizliği besliyor.
Büyüme-Eşitsizlik İkilemi: Gerçek mi, Yanılsama mı?
Neoliberal savunucular, büyümenin zamanla “aşağıya sızacağını” (trickle-down) iddia eder. Ancak veriler bu iddiayı desteklemiyor:
- ABD’de 1979-2019 arasında verimlilik %60 artarken, ortalama işçi ücreti yalnızca %17 büyüdü.
- Latin Amerika’da 1990’lardaki neoliberal reformlar, kısa vadeli büyüme getirse de bölgeyi “dünyanın en eşitsiz coğrafyası” yaptı.
Bu durum, ekonomik büyümenin otomatik olarak sosyal refah yaratmadığını gösteriyor. Hatta, artan eşitsizliğin uzun vadede büyümeyi bile baltadığına dair çalışmalar mevcut. IMF’nin 2015 tarihli raporu, gelir dağılımındaki bozulmanın büyüme süresini kısalttığını ortaya koydu.
Toplumsal Bedel: Güven Erozyonu ve Popülizm
Eşitsizlik yalnızca ekonomik bir sorun değil; demokrasiyi ve toplumsal dokuyu da zayıflatıyor. Gelir uçurumunun derinleşmesi, siyasi kutuplaşmayı ve popülist liderlerin yükselişini tetikledi. Brexit, Trump’ın seçilmesi veya Fransa‘daki Sarı Yelekler hareketi, neoliberal politikaların sosyal maliyetinin yansımaları.
Ayrıca, kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi (sağlık, eğitim, ulaşım) düşük gelirlileri daha savunmasız hale getiriyor. Örneğin, ABD’de özel sağlık sistemi, Covid-19 pandemisinde düşük gelirli grupların ölüm oranlarını katladı.
Yeni Arayışlar: Neoliberalizmin Ötesi
2008 krizi ve pandemi, devletin ekonomideki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Kamu yatırımları, yeşil dönüşüm ve evrensel temel gelir gibi fikirler, “piyasa fundamentalizmi”ne alternatif olarak gündemde.
- Yeşil Yeni Mutabakat: İklim krizi, devletlerin planlı ekonomiye dönmesini gerektiriyor.
- Kuzey Avrupa Modeli: Yüksek vergi- sosyal refah dengesi, eşitsizliği azaltırken inovasyonu da destekliyor.
Ancak neoliberal paradigmadan çıkış kolay değil. Çok uluslu şirketlerin küresel gücü, vergi cennetleri ve finansal spekülasyon, reformları engelleyen yapısal sorunlar olarak duruyor.
Sonuç: Büyüme ile Adalet Arasında Denge Mümkün mü?
Neoliberalizmi salt “kötü” veya “iyi” olarak nitelemek gerçekçi değil. Serbest piyasa, dinamizm ve teknolojik ilerleme sağlayabilir; ancak kontrolsüz bırakıldığında eşitsizlik, istikrarsızlık ve toplumsal parçalanma üretir.
Çözüm, piyasa ile kamunun dengelenmesinde yatıyor:
- İlerici Vergi Sistemleri (servet vergisi, şirket vergisi reformu),
- Güçlü Sosyal Güvenlik Ağları,
- Sendikaların ve İşçi Haklarının Güçlendirilmesi,
- Küresel Finansın Regülasyonu.
Ekonomi, yalnızca GSYİH rakamlarıyla değil, insanların yaşam kalitesi ve toplumsal adaletle ölçülmeli. Neoliberalizmin mirasını sorgularken, “büyüme” ile “eşitlik” arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz; ikisini birleştiren yeni bir model mümkün.