Türkiye ekonomisinin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri yalnızca yüksek enflasyon ya da yüksek faiz değildir. Asıl sorun, paranın üretimden ve ticaretten uzaklaşıp büyük ölçüde finansal araçlarda beklemesidir. Son dönemde açıklanan parasal göstergeler, geniş para arzının yaklaşık 30 trilyon TL seviyesine ulaştığını ortaya koyuyor. Bunun önemli bir bölümünün vadeli mevduat, para piyasası fonları ve benzeri faiz getirisi sağlayan araçlarda tutulduğu görülüyor. Bu tablo, ekonomideki kaynak dağılımının nasıl değiştiğini anlamak açısından dikkat çekicidir.
Basit bir benzetmeyle ifade edecek olursak; ekonomide 100 TL’lik bir para olduğunu varsayarsak, bunun yaklaşık 65 TL’si faiz getirisi sağlayan ürünlerde bekliyor, kalan 35 TL ise üretim, yatırım, ticaret, tüketim ve sermaye piyasaları arasında dolaşmaya çalışıyor. Bu elbette teknik olarak paranın ekonomiden tamamen çekildiği anlamına gelmez. Bankalardaki mevduatlar kredi mekanizması aracılığıyla ekonomiye yeniden aktarılabilir. Ancak yüksek faiz ortamında kredi maliyetlerinin artması, bankaların daha seçici davranması ve şirketlerin finansmana erişiminin zorlaşması nedeniyle bu aktarım mekanizması eski etkinliğiyle çalışamıyor.
Bugün piyasalarda en sık duyulan şikâyetlerden biri nakit sıkışıklığıdır. Şirketler alacaklarını tahsil etmekte zorlanıyor, ödeme vadeleri uzuyor, ticaret zincirinde güven azalıyor. Karşılıksız çek ve protestolu senet verileri de dönem dönem bu sıkışıklığın arttığını gösteriyor. Faktoring şirketlerine başvuran firma sayısındaki artış da işletmelerin işletme sermayesine ulaşmakta zorlandığını ortaya koyuyor. Para sistem içinde bulunuyor olabilir ancak ekonomik dolaşım hızı yavaşladığında işletmeler açısından para yokmuş gibi bir sonuç ortaya çıkıyor.
Bunun doğal sonucu olarak birçok sektör yatırımlarını erteliyor. Yeni fabrika kurmak, kapasite artırmak veya ilave personel almak yerine, mevcut faaliyetleri sürdürebilmek bile önemli bir mücadele haline geliyor. Ekonominin büyümesini sağlayan unsur yalnızca para miktarı değil, paranın ne kadar hızlı dolaştığı ve üretime ne ölçüde yöneldiğidir. Dolaşım yavaşladığında ekonomik aktivite de zayıflar.
Diğer taraftan vatandaşın neden tasarrufunu faizli ürünlere yönlendirdiğini de doğru analiz etmek gerekir. Yüksek enflasyon ortamında insanlar birikimlerinin satın alma gücünü korumaya çalışır. Eğer üretim yatırımlarının, hisse senedi piyasasının veya girişim sermayesinin risk-getiri dengesi yeterince cazip görünmüyorsa, tasarruf sahiplerinin daha güvenli gördükleri araçlara yönelmeleri rasyonel bir davranıştır. Dolayısıyla mesele sadece yüksek faiz değildir; güven ortamı, hukukun üstünlüğü, öngörülebilir ekonomi politikaları ve sağlıklı işleyen sermaye piyasaları da en az faiz kadar belirleyicidir.
Sermaye piyasaları konusunda da üzerinde durulması gereken önemli bir konu bulunmaktadır. Borsaya açılan şirketlerin kalitesi ve halka arz süreçlerine duyulan güven, yatırımcı davranışlarını doğrudan etkiler. Eğer yatırımcılar, gerçek değerinin üzerinde fiyatlanan veya yeterli mali güce sahip olmayan şirketlerin kolayca halka açıldığına inanırsa, zaman içinde sermaye piyasalarına olan güven zedelenebilir. Bu durumda tasarruf sahipleri daha düşük riskli gördükleri faizli ürünlere yönelmeyi tercih eder. Bu nedenle düzenleyici kurumların şeffaflık, kurumsal yönetim, değerleme standartları ve yatırımcı koruması konularında güçlü bir denetim mekanizması oluşturması büyük önem taşır. Güvenin yeniden tesis edilmesi, uzun vadede sermaye piyasalarının derinleşmesine katkı sağlayacaktır.
Ancak bütün sorumluluğu tek bir kuruma yüklemek de doğru olmaz. Yüksek enflasyon, bütçe dengeleri, para politikası, hukuk sistemi, vergi yapısı, yatırım ortamı ve küresel finansal koşullar birbirini etkileyen unsurlardır. Kalıcı çözüm de bu alanların birlikte iyileştirilmesini gerektirir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca faizlerin düşmesi değildir. Çünkü enflasyon kalıcı olarak düşmeden faizlerin hızlı biçimde gerilemesi, tasarrufların yeniden dövize veya diğer varlıklara yönelmesine neden olabilir. Asıl hedef, enflasyonun kalıcı biçimde kontrol altına alındığı, finansmana erişimin kolaylaştığı, yatırımcının hukuk sistemine ve sermaye piyasalarına güvendiği bir ekonomik düzen kurabilmektir.
Sonuç olarak bugün tartışılması gereken konu sadece faiz oranları değildir. Üretime giden sermayeyi artıracak, yatırımcı güvenini güçlendirecek ve finansal kaynakların daha verimli alanlara yönelmesini sağlayacak yapısal reformlardır. Güçlü kurumlar, etkin denetim, kaliteli halka arzlar, öngörülebilir ekonomi politikaları ve düşük enflasyon bir araya geldiğinde, tasarrufların daha büyük bölümü yeniden üretime, girişimciliğe ve sermaye piyasalarına akacaktır. O gün geldiğinde ekonomik çarklar yalnızca para basılarak değil, güven ve verimlilik sayesinde çok daha sağlıklı dönecektir.











