2025 yılı Türkiye ekonomisi açısından, tüm belirsizliklere rağmen beklentilerin üzerinde bir büyüme performansıyla geride kalıyor. Yılın başında çizilen temkinli senaryolara karşın ekonomi, hem iç hem de dış şoklara karşı belirgin bir direnç gösterdi. Ancak bu dayanıklılık, risklerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, 2025 daha çok Türkiye ekonomisinin şok emme kapasitesini test eden bir yıl oldu.
Özellikle yıl içinde yaşanan ve piyasalar tarafından öngörülemeyen siyasi gelişmeler – başta 19 Mart süreci – finansal oynaklığı ciddi biçimde artırdı. Bu dönemde risk primi yükseldi, sermaye akımları zayıfladı ve beklentiler bozuldu. Buna rağmen ekonomik aktivitenin tamamen durmaması, hatta büyümenin devam etmesi, Türkiye ekonomisinin esnekliğini ortaya koydu.
2025’in en dikkat çekici unsurlarından biri, enflasyondaki düşüşün yılın ikinci yarısında beklenenden daha hızlı gerçekleşmesi oldu. Sıkı para politikasının gecikmeli etkileri, iç talepteki yavaşlama ve baz etkisiyle birlikte dezenflasyon süreci hız kazandı. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Enflasyon düşerken büyümenin tahminlerin üzerinde kalması, klasik bir soğuma senaryosunun dışında bir tabloya işaret ediyor. Bunun temel nedeni ise büyümenin lokomotifinin imalat değil, hizmetler sektörü olmasıydı. Turizm, ulaştırma, ticaret ve çeşitli hizmet kalemleri, yüksek faiz ortamına rağmen ekonomik aktiviteyi ayakta tuttu.
2026’ya bakıldığında ise tablo, temkinli bir iyimserliği beraberinde getiriyor. Mevcut göstergeler, 2026’nın 2025’ten daha olumlu bir yıl olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Para politikasında faiz indirimlerinin devam etmesi, kredi koşullarını kısmen rahatlatacak ve iç talebi destekleyecek. Bununla birlikte deprem harcamalarının azalması, büyümeye katkıyı bir miktar aşağı çekebilir. Öte yandan yılın son çeyreğinde gündeme gelebilecek seçim ekonomisi dinamikleri, kamu harcamaları ve kredi genişlemesi üzerinden büyümeyi yeniden yukarı itebilir.
Mevcut tahminler, 2026 yılında büyümenin %4 – %4,5 bandında gerçekleşebileceğine işaret ediyor. Enflasyon cephesinde ise dezenflasyon sürecinin devam etmesi bekleniyor ancak hız kaybederek. Yıl sonu enflasyon beklentisi %23 civarında, hata payı ise ±5 puan gibi oldukça geniş bir bantta. Bu da belirsizliğin hâlâ yüksek olduğuna işaret ediyor. Politika faizinin yıl sonunda %28 civarına gerilemesi olası görülse de Merkez Bankası’nın agresif bir indirim alanı bulunmuyor. Burada belirleyici risk, dolarizasyonun yeniden hız kazanması ihtimali. Güven kaybı yaşandığı anda faiz indirimi alanı hızla daralabilir.
Önümüzdeki dönemin en büyük kırılganlığı ise açık şekilde siyasi gelişmeler olmaya devam ediyor. Türkiye’de siyasi tansiyon yükseldiğinde, bunun ekonomik yansımaları gecikmeden ortaya çıkıyor: CDS primleri artıyor, sermaye çıkışları hızlanıyor, enflasyon beklentileri yapışkanlaşıyor. Daha da önemlisi, toplumsal kutuplaşma derinleştikçe, enflasyonla mücadele sadece teknik bir mesele olmaktan çıkıp sosyolojik bir sorun haline geliyor. Beklentiler, ekonomik gerçeklerden çok siyasi kimliklere göre ayrışıyor ve bu durum fiyatlama davranışlarını kalıcı biçimde bozuyor.
Reel sektör tarafında 2026’da bir miktar rahatlama beklenmekle birlikte, bu rahatlama sınırlı kalacak. Reel faiz oranı %7’den %5’e inse bile, finansman yükü özellikle KOBİ’ler için ağır olmaya devam ediyor. Büyük şirketler alternatif finansman kaynaklarına erişebilirken, KOBİ’ler büyük ölçüde banka kredilerine bağımlı. Yüksek finansman maliyetleri kârlılığı aşındırıyor, nakit akışını bozuyor ve sorunlu kredi oranlarında artış eğilimi yaratıyor. Bu nedenle genel teşvikler yerine, KOBİ’lere özel, hedefli ve seçici destek mekanizmaları kritik önem taşıyor.
Dezenflasyon sürecine ilişkin en büyük yanılgı ise sürecin tamamlandığı düşüncesi. Düşük çift haneli enflasyon, fiyat istikrarı değildir. Gerçek hedef, sürdürülebilir biçimde tek haneli, tercihen %5 civarında bir enflasyon oranıdır. Bu hedefe yalnızca para politikasıyla ulaşmaya çalışmak ise son derece maliyetli; büyümeyi baskılayan, işsizliği artıran ve gelir dağılımını bozan sonuçlar doğurur. Zaten yüksek enflasyonun kendisi, gelir adaletsizliğini derinleştirirken, yanlış bir dezenflasyon süreci bu etkiyi daha da artırabilir.
Türkiye’de gıda, barınma ve hizmetler sektörlerinde yapısal enflasyon sorunu devam ediyor. Beklentiler ile gerçekleşen enflasyon birbirini besleyen bir döngü içinde ilerliyor. Yapısal reformlar uzun vadeli ve siyasi maliyeti yüksek olduğu için sürekli erteleniyor. Bu noktada Merkez Bankası’nın rolü yalnızca faiz belirlemekten ibaret değil. Güçlü iletişim, tutarlılık ve kredibilite, yapısal olmayan enflasyonun düşürülmesinde en az faiz kadar etkili olabilir. Güven arttıkça, beklentiler daha hızlı düzelir; beklentiler düzeldikçe de enflasyonla mücadele daha az maliyetli hale gelir.
Özetle Türkiye ekonomisi, 2025’te ciddi sınavlardan geçerek ayakta kaldı. 2026 için tablo tamamen karamsar değil; ancak iyimserlik, siyasi istikrar ve güvenle desteklenmediği sürece kırılgan kalmaya mahkûm.











